Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba sevgili dostlar.
Ben bir tanesini Fransa'da yakından tanıdım. Adı Ali. O 15 yaşında ve bir savaşın kurbanı. Annesi, Ali'nin yaşlarında iken sever babasını. İki gencin tek istedigi şey birlikte mutlu olmaktır. Paylaştıkları her dakika mutluluktur onlar için. Yürekleri coşku dolu, geleceğe umutla bakmaktadırlar. Bu iki genç yürek, yaşamlarını birleştirdiklerinde, geleceğin kendilerine ne hazırladığının farkında değildiler. Mutluluk hiç bitmeyecek gibi görünmektedir onlara.
1990’lı yıllarda bu ülkede kışkırtılan iç savaş onların yaşamlarını alt üst ederek mutluluklarına son verir. Bu noktadan sonra yaşam onlar için adeta bitmiştir. Birbirlerini çok sevdiklerinden birlikte kalabilmek için dört yıl kaçarak, saklanarak yaşamak zorunda kalırlar. Savaş ve düşmanlık rüzgârlarının şiddetli bir biçimde estiği bu bölgede kendi ülkesinde karısı ile yıllarca kaçarak, saklanarak yaşamak zorunda kalan genç adam, karısının soydaşları tarafından dövülüşüne ve ikiz çocuklarının ölü doğumuna tanıklık eder. Doktora götüremediği karısının yaralarını onlara yardım eden bir veteriner tedavi eder.
Çaresizlik içerisinde yaşam savaşı verirlerken, karısının ikinci kez mucizevi bir şekilde hamile kalışı karşısında, sevdiği karısını ve karnındaki çocuğunu kurtarmak için çaresizce çözüm arar. Azerbaycan'a patetes taşıyan bir kamyonla karısını Türkiye'ye yollayarak kendi çözümünü bulur genç adam.
Genç kadın ise çaresizlik içinde kabul eder bu çözümü. Bu yolculuk Türkiye'nin güzel bir ilinde noktalanır. Güzel yüreklerin, güzel insanların milliyetini düşünmeksizin, tanrı emaneti kabul edip genç kadını bağırlarına basmaları ise halkların dostluğunun başka bir ifadesidir.
Genç kadın karnında büyüttüğü can ile umutla kocasının gelmesini bekler... Ancak kocasının ne ölü ne de diri haberini alır. Kocası, karısı ve doğmamış çocuğu ile ülkesi arasında bir seçime zorlanmıştır adeta. Seçimini yapmıştı belki de bu sessizliği ile...
Ali, Türkiye'de doğar. Annesi kaçak yabancı statüsünde olduğu için doğum kayıtlarına geçmez. Genç kadın, büyük sevgisini yaşatmak istercesine sevdiğinin adını verir oğluna. Yıllar yılları kovalarken Ali nüfus kayıtlarında görünmediği için okula gidemeden büyümeyi sürdürür. Annesi ise yüreğindeki acılar ve kafasındaki binlerce yanıtsız sorular ile yeniden evlenmeyi hiç düşünmez. Umutsuzca sevdiği adamı bekler...
Oğlu babasını sorduğunda: « Başka bir ülkede çalışıyor.” diye yanıtlar. Ali babasının geleceği günü düşleyerek yedi yaşına gelir. Ne var ki Ali büyüdükçe: “Peki niye hiç telefonla beni aramıyor?” diye sormaya başlar. Genç kadın oğluna gerçeği söylemesi gerektiğinin farkına varır. Yedi yaşında kendi gerçeğini hızla kavrayan Ali, babasının asla gelmeyeceğini şöyle dile getirir:
« Gelecek olsaydı seni getiren kamyonda olurdu o da. » Ve çocuk yüreği bu gerçeği sessizce kabullenir.
15 yaşına geldiğinde ise bir gün: « Anne ben var olmak istiyorum, okumak istiyorum » der. 18 yaşına geldiğinde Avrupaya gitme planları yapmaya başlar. Annenin yüreğini büyük bir korku kaplar. Hayattaki tek varlık amacı olan oğlunu kaybedeceğini anlar.
15 yıldır yüreğini ısıtan Ayşe ablasının onlara sunduğu güvenli ve sıcak yuvayı terk etme vakti gelmiştir artık. Ayşe ablasının yardımı ile oğluna gelecek aramak için başka bir kamyonda yola koyulur.
Umuda yolculuk on gün sürer. 10 Ocak 2010 günü Fransa'nın güney bölgesinde bir ilde, ellerinde “Valilik » yazan bir kâğıtla buluverirler kendilerini bu yolculuk bitiminde. Fransız devletinden sığınma talebi süreci işlemeye başlar bu günden sonra. Fransız yasaları, çocuklara 16 yaşına kadar koşulsuz eğitim hakki verdiği için Ali hemen okula kaydedilir. Ali 15 yaşında ilk kez okullu olabilmenin sevincini yaşamaya başlar.
Ali'yi ve annesini yardım derneklerinde çalisan bir arkadasim araciliği ile tanıdım. Ali, bana : « 1995 yılında doğdum, yaşıyorum, ancak hiç bir ülkede var olamadım, hiç nüfus cüzdanım olmadı. Kayıtlara göre yokum. Var olmak istiyorum! » dediğinde yüreğimi büyük bir acı ve öfke kaplamıştı.
Kabul etmek zorunda olduğumuz gerçek şudur ki: Bu bir çocuğa verilebilecek en acımasız cezadır. Doğup, yaşayan ancak var olamayan çok zeki inanılmaz saygılı ve dürüst bir gencin bu çığlığının haksız olduğunu kim söyleyebilir?
Ali bu çığlığı atan tek çocuk degil elbette. Madalyonun öteki yüzünde aynı yıllarda Ermenistan'da katledilen Türklerin kanayan yürekleri, babasız kimliksiz büyüyen diğer çocukları da burada saygıyla anmak zorundayım. Ali bunlardan sadece bir tanesi.



Facebook
Google
Yahoo
Digg
Del.icio.us
Twitter






