" />
  • BIST 97.380
  • Altın 144,344
  • Dolar 3,5577
  • Euro 3,9738
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 20 °C

Tarihten günümüze toplu göçertme politikaları

Çiya Berçelan

Coğrafyamızın yakın tarihindeki sosyal, siyasal hareketler, çatışmalar ve bunlardan kaynaklanan göçertmeler dikkatlere çıkarılıp birçpk boyutuyla çözümlenmeli, hatırlanmalıdır.

Jön Türklerin Türk ırkına dayalı bir ulus oluşturma projesi, imparatorluğu oluşturan halkları üç gruba ayırmıştı. Türkler; (kendileri pek farkında olmasalar da, etnik köken olarak Türk sayılanlar), Türkleştirilebilir olanlar; (Çerkezler-Lazlar, Boşnaklar, Arnavutlar, Araplar, Kürtler vb.), hem etnik köken itibariyle Türk olmayan, hem de Müslüman olmayan halklar; Ermeniler, Anadolu Rumları, Asurîler-Keldaniler v.b.

İşte Anadolu coğrafyasındaki toplu imha ve göçertmeler, oluşturulması hedeflenen tekçi katı ulus ideolojisi için hesplanmış ve hedeflenmişti. Dolayısıyla asıl amaç,

Anadoluyu tekçi, ırkçı-milliyetçi proje önünde sorun yaratabilecek (veya yaratma potansiyeli olan) unsurlardan temizlemekti. Bu amacın gerçekleşmesi uğruna ilkin Rum ve Ermeni Tehcirleri ve katliamları gündeme getirilmiş, uygulanmış ve sonuç alınmıştı.

1912 kongresinde kararlaştırılan Etnik temizlik planı uygulamaya başlayalı çok olmuş, temizlik çok önceden başlamıştı. 1913 Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti ülkenin kaderinde büyük iz bırakacak bir örgütlenmeydi. Bilinen üç liderine ek olarak diğer yetkili kadroların büyük bir kesimi de yaşları 30-35 arasında olan Balkan kökenlilerdi. İmparatorluğun kayıp topraklarından gelmiş ve Anadolu halkına nazaran daha Batılı ve laik ortamı solumuş, başta Bulgar komitacılarına karşı olmak üzere gerilla savaşlarının içinde ötekileştirilen ve bir araya gelenlerden oluşmuştu.

Bu cemiyetin merkezi, 1912 yılında Selanik'ten İstanbul'a taşınmıştı. Tarih, Selanik'in Yunan Krallığı tarafından ele geçirilmesi tarihidir. Bu taşınma, sadece Selanik merkez komitesinin değil, siyasi ve askeri tüm kadronun (fedailer, teşkilatı mahsusa vs) ve sayıları 250 bini bulan bir göçmen kitlesinin taşınmasıdır.

Üstelik, bu taşınma içinde yer alanlar, devletin bölgedeki çoğunluğu ıttihatçı olan askeri ve idari ekibi de Anadolu'ya taşımış oldu. Ama her şeyden önemlisi de kayıp topraklar Balkanlardan Anadolu'ya taşıdıkları, korku ve intikam duyguları olmuştu.

Rum ve Hıristiyan karşıtı duyguların hakim olduğu bu kayıp toprakların göçmen çocukları, Anadolu'daki göreceli olarak zayıf benzeri anti-Hıristiyan duygulara da dayanarak, I. Dünya Savaşı da dahil olmak üzere ülkeyi idare etme becerisi göstermişlerdi.

Özcesi, politikanın ağırlık noktası genel anlamda bir nüfus ve özellikle bu nüfusun taşınmasıydı. Batı'nın o dönemki katı ulusçuluk üzerine üretilen kavram biçimiyle sosyal mühendislik, yani bir nüfusun politik bir amaçla sevk ve iskanı politikasıydı.

Bilindiği gibi, Anadolu, Balkanlar ve özellikle Makedonya gibi, Türk olmayan ve gayrimüslim kimliklerin, çeşitli bölgelerde yoğunlaştığı bir coğrafyaydı. Rumlar Anadolu'nun batısında (Trakya ve Ege bölgeleri) ve doğu Karadeniz'de, Ermeniler İstanbul, Ankara, Yozgat, Kayseri, Adana, Antalya ve altı doğu eyaletlerinde iç içe yaşamaktaydı.

Bu durum ıttihatçı "demografik" operasyonun şekillenmesinde mevcut veri tabanını oluşturacaktı. Bugünden bakıldığında iki aşama söz konusuydu: Hıristiyanların Anadolu coğrafyasından çıkarılması ve Müslüman ancak Türk olmayanların karıştırılmasıydı. Yani bir grup territoire politikasıyla, diğeri de bir population politikasıyla karşı karşıya bırakılacaktı.

Osmanlı'nın gelenekselleşmiş iskan politikasına ek, Makedonya'da 1908'den itibaren denenmiş, öncülüğünü Dr. Nazım'ın yaptığı, ama pek başarılı olamamış ıttihatçı iskan tecrübelerinin üzerinde, Balkan kaybının getirdiği korku ve intikam duygularının hakimiyetiyle ittihatçılarTürkleştirme politikasına Bulgarlarla başlanmıştı.

Dönemin ıttihat Terakki Genel Sekreteri Mithat Şükrü Bleda, 1915 te olanlarla ilgili katliamın faillerinden Dr. Reşit Beyle konu ile ilgili konuşmalarında geçen bir anekdotu aktarır: Doktor Re­şit Bey Merkezi Umumi'ye gelmiş ve benimle görüşmek istediğini bildirmişti.

Derhal kendisini kabul ettim. Karşımdaki kol­tuğa oturduğu zaman her ikimizin de sinirli olduğu göze batı­yordu. 
Kendisine ciddi bir lisanla sordum: Siz, dedim, hekimsiniz... ve bu sıfatla can kurtarmakla vazifelisiniz. Nasıl oldu da bunca insanın yakalanıp Ölümün ku­cağına atılmasına göz yumdunuz? 

Doktor Reşit Bey yüzüme baktı ve uzunca bir sükûttan son­ra, en az benim kadar sert bir lisanla, cevap verdi: 'Hekim olmak bana milliyetimi unutturamazdı'.! Reşit, el­bette bir doktordur ve doktorluğun gerektirdiği çerçeve içinde davranışlarını ayarlamak zorunda idi. Ancak ne var ki Doktor Reşit bey her şeyden önce dünyaya bir Türk olduğunu, ırkı dışındaki farklılıklara yönelik bakışı bu doğrultuda oluşmuştu.

Ortadoğu coğrafyası katı ulusçu devletlerin tekçi hedefleri uğruna farklı halklara, farklı kültür ve inançlara yönelik fiziki ve kültürel temizliğinin ideolojik ve felsefi kurum ve kuramsal altyapısı tarihten anekdotlara bakılırsa bu şekilde başlamış, uygulamalar zamana yayılarak devam etmiştir.

Sistemin tüm farklılıklara yönelik yok etme uygulamalarının tekçi ideolojik ve felsefi altyapısı bu şekilde oluşmuş ve sürdürülmüş, buna yönelik politikalar günümüzün koşullarına göre kapsamlı çok boyutlu yeni şekiller alarak aralıksız biçimde devam etmektedir.

Yakın tarihte Irak Baas diktatörlüğü rejimine karşı kitlesel eylemlere başlayan Kürt halkın üzerine Rejimin Cumhuriyet Muhafızları gücünün şiddetli müdahaleleri ile karşılaşmıştı.

Saddam'a bağlı kuvvetlerin isyanlara verdiği imha temelindeki karşılık sonucu kentlerden kaçan halkın üzerine helikopterlerden gaz yağı döküp insanları ateşe vermekten, Kimyasal bombalarla yok etmekten ve yaralananların tedavi amacıyla gittiği hastaneleri bombalamaya kadar son derece rahatsız edici bir yelpazede devam etmişti.

ABD öncülüğü ve Avrupa Birliğinin diktatör rejime karşı verdiği destek sözü bir türlü gelmiyor ve özellikle Türkiye'nin parçalanacak bir Irak'tan duyduğu endişe ve korku bu konudaki diplomatik baskısı, ABD'nin ve Avrupa Birliğinin Kürt'lerin özgürleşmesi, bağımsızlık ilanı edişleri ile sonuçlanabileceği düşüncesi destek olma konusunda geri adım atmasına ve Saddam'ın ayaklanmalara verdiği yanıt esnasında on binlerce kişinin ölümüne göz yumması ve seyirci kalmasına yetmişti.

ABD ve müttefiklerinin genel çıkarları uğruna kararsız durması akabinde bölgedeki bu cani diktatöre karşı başlayan halk mücadelesi, aniden son 50 yılın en büyük göçüne dönüşmüştü.

Sadece Mart ve Nisan aylarında iki milyona yakın Kürt, bir anda hayatlarına kast eden bu savaşın yıkıntıları arasından Irak'ın kuzey sınır komşuları olan Türkiye ve İran'a doğru kaçmaya başlamıştı.

Irak diktatörünün adeta gözü kararmış ve Rumeyla nedeniyle uğradığı kaybın telafisi için Kuveyt'ten istediği tazminat talebine karşılık Kuveyt daha düşük bir miktar önermesine karşı Irak'ın buna cevabı ise Kuveyt'i 2 Ağustos 1990'da işgal etmek olmuştu.

İki gün süren yoğun çatışmalardan sonra Kuveyt Ordusu'nun bir kısmı Irak'ın Cunhuriyet muhafızları tarafından safdışı bırakılmış, bir kısmı da Suudi Arabistan'a kaçmıştı. Irak güçleri Kuveyt şehrinin kontrolünü sağladıktan sonra güneye yönelerek Suudi Arabistan sınırını denetim altına almışlardı. Saddam Hüseyin'in dikta yönetimi uluslararası çağrılara rağmen ısrarlı bir tutumla Kuveyt'teki kuvvetlerini çekmeyi reddetmiş ve 28 Ağustos 1990'da Kuveyt'i Irak'ın 19. ili olarak ilhak ettiğini açıklamışdı.

BMGK, 29 Kasım 1990 tarihinde aldığı 678 no'lu kararla Irak'a 15 Ocak 1991 tarihine kadar Kuveyt'i boşaltmaması halinde kendisine karşı zor önlemlerin uygulanacağı, yani kuvvet kullanılacağı bildirmişti.

Bu çerçevede yapılan toplantılar sonucunda 5 Nisan 1991 tarihinde BMGK’de 688 sayılı karar alınmıştı. Bu kararla, Irak yönetiminin, kendi halkına karşı uyguladığı "soykırıma varan insanlık dışı yöntemleri" ve "yüzbinlerce kişinin göçe zorlanması" kınandı ve bu çerçevede insanî nedenlere dayanılarak Kuzey (36. kuzey enlem'nin kuzeyi) ve Güney Irak’ta (32. kuzey enlemi'nin güneyi) uçuşa yasak bölgeler oluşturulmuştu.

Bu durum Güney Kürdistan halkının kaderi üzerinde ciddi etkisi olabilecek ve uluslar arası güçlerin ortaklaştığı bir hamleydi. Bu vesile ile Güney Kürdistan halkı güven içinde bölgesinde iktidar olabilmiş ve kendilerini yönetme imkanına kavuşmuştu.

Milliyetçiliğin rkçılık boyutunda Osmanlı’ya egemen olmaya başlaması parçalanma sürecine girmesine zemin hazırlamıştı. Milliyetçilik ideolojisi ile merkeziyetçi idare tarzının ülke siyasetindeki etkisini artırmıştı. Bu iki unsurun etkisi yeni kurulan rejimde de artarak devam etmiştir. Osmanlı’da toplumsal ayrışma kaynakları arasında önemli bir yertutan din bu dönemde ülkedeki siyasal ayrışmanın da öncelikli kaynağı işlevini görmüş ve ülkedeki gayrimüslim nüfusun büyük çoğunluğu çeşitli şekillerde bertaraf edilmişti.

Katı ulus devlet yapısının siyasal, sosyal ve kültürel alandaki tekçilik ve bütün farklılıkları tekleştirme vurgusu ülkedeki etnisite temelli yeni ayrışma kaynaklarının harekete geçmesine de neden olmuştu. Özellikle belli bölgelerde yoğunlaşmış hatırı sayılır Kürt nüfusun varlığı ülkede siyasal, sosyo-kültürel taleplerle siyasal ayrışma yaşanmasına zemin hazırlamıştır.

Yaşanan büyük kıyım, yıkım,soykırım ve badirelerden sonra uluslar arası güçlerin de himayesinde Güney Kürdistan'ın ulusal kazanımlarının kurumlaşmaya başlaması ve kuramsal evrensel değerlere göre demokratik bir sistem inşa etmeye başlaması bölge sömürgecilerini çok fark hesaplara yöneltmiştir.

Güney Kürdistan halkının kazanımlarına parlel olarak özellikle 1990’lı yıllarda yoğun bir şekilde güvenlik gerekçeli köy boşaltma uygulamaları büyük ölçekli ve toplu göçertmelerin yaşanmıştır. Bölgede terörle mücadele adı altında ortaya çıkan köy boşaltmaları, toplu göçertmeler genel olarak ülkenin ve bölgenin gelecekteki siyasal hayatına etkisi olasılıklarına göre yürütülmüş derin politik bir çalışmadır.

Güney Kürdistan halkının giderek özgürleşmesi bağlamında Kuzey Kürdistan halkı üzerindeki etkileşimini en aza indirmenin temel politik hedefi göçertmeler yoluyla Kürt halkını kuzey ve güney parçalar arasında birbirinden kopartma ve uzaklaştırma hedeflenmiştir.

Tıpkı Şark Islahat fermanı gereği, hangi bölgenin nasıl boşaltılacağının kanunu çıktıktan sonra 1924 - 1938 yılları arasında on yedi tane büyük çaplı isyan hareketi; Nasturi, Şeyh Sait, Raçkotan, Sason, Ağrı, Koçuşağı, Mutki, Bicar, Savur, Zeylan, Tunceli vd. bu ayaklanmalar bir taraftan güvenlik güçleri tarafından bastırılırken diğer taraftan bu ayaklanmalarla doğrudan veya dolaylı ilgisi olduğu düşünülen yüzbinler ülkenin değişik yerlerine sürülmüştür.

Kuzey Kürdistan coğrafyasında 90'lı yıllarda 4000'in üzerinde terör bahanesiyle köy ve mezra yıkılmış, yakılmış ve buralarda yaşayan halk topluca göçertilmiştir. Bu uygulamaların temel amacı ve hedefleri tarihteki uygulamalardan ayırt edilmemeli, sosyal ve siyasal hesaplarla yapıldığı görülmelidir. Sömürgeciliğin yüzeysel bir olgu olmadığı, tarihten gelen birikim ve deneyimleriyle bu politika ve hesaplar planlanarak amaç ve hedeflerine ulaşmaya yöneliktir.

Güney Kürdistan'daki gelişmeler bütün Kürdistan sömürgecileri tarafından Kürt ve Kürdistan ile ilgili hayallerinin sonu ve kabusu şeklinde görülüyor. Bu bağlamda Kürt halkı güneyde özgürlüğe ve bağımsızlığa doğru kurumlar inşa ettikçe, yaklaştıkça diğer parçaların da sosyal, siyasal ve kültürel olarak birbirinden koparılması, birbirinden uzaklaştırılması politikası yürütldüğü çok açıktır.

En son Roboski katliamı dikkat çekicidir ve doğrudan doğruya halka fiziki imhayı hedeflemiştir. Niçin Roboski? Sorusuna bugüne kadar doğru eksende cevap verilememiştir. Halbuki Roboski halkı sistemin bütün engellemelerine rağmen Güney Kürdistan ile fiziki içiçelik yaşayan, gidip, gelen bir yakınlaşmanın ve yaşamın içinde olması, bağlarını kopartmanın tek yolu olarak imhanın seçildiği gözlerden kaçmamalıdır. Bu her nedense bugüne kadar pek görülmesi istenmeyen veya perdelenmeye çalışılan bir olgudur.

Kürt halkının kendi ülkesinin bir kısmında özgürlüğe ve bağımsızlığa yönelmesi, evrensel kuramlarla kurumlaşmaya devam etmesi ve ilerlemesine bağlı olarak karşı politikaların dozu ve şiddeti de yükseltilmiştir. Nasıl ki köy boşaltmaları hesaplı ve bilinçli yapılmış ise bugün sahada, Kentlerde yaşanmakta olan şiddet sarmalı, kentlerin boşaltılmasına yönelik politikalar da aynı hesapların ürünü ve sonucudur.

Öz yönetim hedefi diye zor ve şiddet araçlarına dayanarak yapılanlar, yürütülenler, kadınların, yaşlıların, masum çocukların genel olarak sivil halkın evlerinin içine sokulan zor ve şiddet, sokağa çıkma yasakları, bölgedeki il ve ilçe merkezlerinde zor ve şiddet, silahlı güçlerin sebep olduğu yol kontrolü, kahvehanelerde denetim, ev ve sokak çatışmaları, hendekler, barikatlar rutin faaliyetlere dönüşürken kentleri yaşanılmaz kılmaktadır. 
Gün geçmiyor ki bir ilin, bir ilçenin, şu kadar mahallesinde sokağa çıkma yasağı konuldu, haberleri gelmesin, duyulmasın.

Öyle ki kimi kentlerde defalarca uygulamaya sokulan bu sokağa çıkma yasakları ve akabinde ateşli silahlı saldırılar, patlamalar, hendekler, barikatlar, gazlı saldırılar devam etmektedir.

Yüz'ün üzerinde Kentte yerel iktidar aracı olan Belediye kazanıldıktan sonra bu kazanımları ulusal değerler için faaliyet imkanı olduğu halde kullanılamamasının Hiçbir doğru gerekçesi olamaz. Kürt dili, kültürü, sanatı ve edebiyat için bu kazanımlardan fazlasıyla yararlanabilir, kazanımlar elde edilebilir, anadil eğitimi veren okullar açılabilirdi. Ancak bunlar kullanılamadığı gibi çevre, sağlık, kent yapısalları, kırsal kalkınma projelerini kapsayamayan, neredeyse Hiçbir doğru kalıcı proje üretilemedi ve bu kazanımların hiç noktasına kilitlenmesi üzerinde çok boyutlu düşünülmelidir.

Birkaç kentte yasak sürerken başka kentlerde yasakların ilan edilmesi halkı canından bezdirerek gelecek endişesi yaratıp toplu göçertme provalarına dönüşüyor. 
Sokağa çıkma yasağı sadece sokağa çıkma yasağı olmaktan çoktan çıkmış sıkıyönetim dönemlerindeki sokağa çıkma yasaklarını bile geride bırakmıştır.

Bugün bölgedeki il ve ilçelerde sokağa çıkma yasağının uygulandığı alanlar savaş alanı görüntüsünün ötesindedir. Dahası sokağa çıkma yasakları, kenti, Caddeyi, Sokağı, Parkı, Esnafı, Öğrencileri, kadınları, çocukları, yaşlıları, sağlığı, aşı-ekmeği aşamı yok etmektedir.

Bunun halkımıza tek bir kazanımı olmadığı gibi toplu göçertme politikalarına büyük oranda hizmet etmeye başlamıştır. Yapılmakta olanların buluştuğu yegane ortak nokta bölgedeki halkın çekip gitmesinin istendiğidir. Bu belki yüksek sesle ifade edilmiyor ancak zor ve şiddet araçlarıyla dayatılanlardan çıkan tek sonuç bu toplu göçertme hedeflendiği gerçeğidir.

Kürdistan halkı ve ülkesini sömürgeleştirenlerin tarih boyunca hesapladığı ve hedeflediği toplu göçertme politikaların yakıcı biçimde devam ettiğini düşündürüyor.

 

 

Bu yazı toplam 1242 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    YASAL UYARI: Yazılan yorumlar hiçbir şekilde Hakkarihabertv.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Hakkari Haber TV | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel :
Savaş TAŞ - 0.(546) 273 25 56
Yusuf TAŞ- 0.(545) 266 87 94 | Haber Scripti: CM Bilişim