BİR KALEDEN BİR MEDENİYETE

BİR KALEDEN BİR MEDENİYETE

Kaynak:Perihan Önal

Nihat Gür/ Yazdı: Hakkâri’nin yüzyıllara uzanan tarihî ve kültürel hafızasına ışık tutan bu yazı dizisinin ilk bölümünde; Çölemerik’ten Mir Kalesi’ne, medreselerden dengbêjlik geleneğine uzanan kadim miras ele alınıyor.

Hakkâri’nin Unutturulan Hafızası

Hakkâri Medeniyeti Yazıları – I

Bir şehri şehir yapan nedir?

Evleri mi?

Sokakları mı?

Dağları, ovaları, çarşıları mı?

Yoksa o şehirde yaşamış insanların mazide bıraktıkları hatıra, ilim, dil, inanç, mimari, edebiyat ve yaşam tarzının bütününden oluşan büyük hafıza mı?

Kanaatimce şehir dediğimiz şey, üzerinde yaşadığımız topraktan çok daha fazlasıdır.

Şehir, insanın toprağa bıraktığı manadır.

Bu sebeple Hakkari’miz üzerine yeniden tefekküre başladığımızda önümüzde yalnızca bugünün şehri durmuyor. Heybesinde yüzyılların biriktirdiği başka bir Hakkâri beliriyor.

Çölemerik beliriyor.

Mir Kalesi beliriyor.

Meydan ve Zeynel Bey medreseleri beliriyor.

Nehri, Çel, Gever, Robarok ve diğer yaşam tecrübelerimiz beliriyor.

Melayê Bateyî’nin Peygamber sevgisi yüklü sesi, Fekîyê Teyran’ın gönül nağmeleri beliriyor.

Nehri’nin irfanı, Xanî’nin belağatı beliriyor.

Köyler, zozanlar, dengbêjler, mezar taşları, kilimler, kervan yolları, camiler, kiliseler, aşiretler ve istikbarın yapay sınırlarının henüz bugünkü anlamıyla insanlarımızı birbirinden ayırmadığı kadim bir coğrafya beliriyor.

İşte “Hakkâri Medeniyeti” derken muradımız budur.

Yeni bir tarih icat etmek değil.

Var olan tarihimizin üzerindeki ölü toprağını kaldırmaktır muradımız.

Bir üstünlük ve ya avunma hikâyesi üretmek değil.

Kendi hikâyemizi aslına rücu ettirmektir gayemiz.

Malumdur, mazisiyle kavga eden bir toplum yarınlarını sağlam kuramaz; geçmişini kutsayan bir toplum da atiye erdem ile yürüyemez.

Bize düşen ikisi de değildir.

Bize düşen geçmişimizi bilmek, iyisini almak, yanlışından ibret almak ve geleceğe erdem ile yürümektir.

BİR FOTOĞRAFIN HATIRLATTIĞI ŞEHİR

Yakın zamanda Hakkâri Mir Kalesi’nin eski görüntülerine yeniden baktım.

1842…

1852…

Ve 1900’lerin başları…

Aynı dağlar.

Aynı vadi.

Aynı Çölemerik.

Fakat bugünkü şehir siluetinde artık göremediğimiz bir yapı bütün heybetiyle şehrin üzerinde duruyor:

Mir Kalesi.
XIX. yüzyıl gravürleri ve sonraki fotoğraflar yalnızca kaybolmuş bir mimari yapıyı göstermiyor.

Bize başka bir Hakkâri’yi anlatıyor, hatırlatıyor.

Tarihî kaynaklarda XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Çölemerik Kalesi’nin Hakkâri beylerinin ikamet merkezi olduğu belirtilmektedir. Fadlullah el-Ömerî, Kalkaşandî, Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi gibi farklı dönemlerin müellifleri Çölemerik ve Hakkâri yönetimi hakkında bilgiler vermektedir.[1]

Kâtip Çelebi’nin tasvirinde Çölemerik, dağların arasında yer alan bir kasabadır; kalenin yanı sıra Hakkâri hâkimlerinin yaptırdığı hayır kurumları, camiler ve mescitlerden de söz edilir.[2]

Demek ki bugün üzerinde birkaç kalıntının bulunduğu tepe, bir zamanlar yalnızca askerlerin nöbet tuttuğu bir savunma noktası değildi.

Orası Mirlerin, siyasi iradenin mekânıydı. Bir tarih, bir hafıza ve geçmiş ile gelecek arasındaki zaman eşiğiydi.

Ve tam burada kendimize şu soruyu sormalıyız:

Biz sadece kaleyi mi kaybettik, yoksa kaleyle birlikte tarihi ve içtimai hafızamızı da mı kaybettik?

Hakkâri Mir Kalesi — Bir Şehrin Değil, Bir Medeniyetin Hafızası

1842 ve 1852 tarihli gravürler ile 1900’lerin başlarına tarihlenen Mir Kalesi görüntülerinden hareketle hazırlanan karşılaştırmalı çalışma. Görseldeki rekonstrüksiyon bölümü tarihî kaynaklardan esinlenen temsili bir tasvirdir; tarihî fotoğraf veya yapının birebir mimari restitüsyonu olarak değerlendirilmemelidir.

HAKKÂRİ BİR İL SINIRINDAN DAHA BÜYÜK BİR TARİHÎ HAVZADIR

Bugünkü haritaya baktığımızda Hakkâri’yi Türkiye’nin güneydoğu ucundaki bir sınır ili olarak görüyoruz.

Fakat geçmişin haritasıyla bugünün müstekbir güçlerinin çizdiği yapay haritalar aynı değildir.

Tarihî kaynaklarda Hakkâri adı, bugünkü il sınırlarının ötesine geçen daha geniş bir dağlık coğrafya için kullanılmaktadır. Çölemerik ise bu havzanın önemli yönetim merkezlerinden biri hâline gelmiştir.[3]

Bu ayrım son derece önemlidir.

Çünkü geçmişi bugünkü il sınırlarına hapsettiğimiz zaman tarihî ilişkileri anlamakta zorlanıyoruz.

İmadiye’yi…

Nehri’yi…

Şemdinan’ı…

Van’ın güneyini…

Cizre’nin doğusunu…

Musul havzasını…

Urmiye taraflarını…

Ve bu coğrafya arasında dolaşan âlimleri, şeyhleri, mirleri, tüccarları, aşiretleri ve aileleri birbirinden kopuk okumaya başlıyoruz.

Oysa dağlar bazen ayırdığı kadar birleştirir.

Bir vadiden ötekine giden patika yalnızca hayvanların geçtiği bir yol değildir.

O yoldan kitap gider.

Şiir gider.

Ticaret gider.

Evlilik gider.

İlim gider.

Haber gider.

İnsan gider.

Ve böylece medeniyet dolaşır, kültür ve değer alışverişi hayat bulur.

Bu yüzden bizim Hakkâri tasavvurumuz yalnızca idari değil, medeni ve tarihi bir havza tasavvurudur.

MİR KALESİ VE HAKKÂRİ MİRLİĞİ

Hakkâri’nin tarihini konuşup Mirlik kurumunu konuşmamak mümkün değildir.

Kaynaklar, Hakkâri emirlerinin güneydeki eski merkezlerini kaybettikten sonra XII–XIII. yüzyıllar içerisinde daha korunaklı Çölemerik çevresinde yönetimlerini yeniden tesis ettiklerini ve bu siyasi geleneğin XIX. yüzyıl ortalarına kadar farklı biçimlerde devam ettiğini göstermektedir.[4]

Bu uzun süre bize önemli bir hakikati gösteriyor:

Hakkâri sadece yönetilen bir coğrafya değildir.

Aynı zamanda kendi yerel yönetim tecrübesini üretmiş bir coğrafyadır.

Elbette bunu romantikleştirmemek gerekir.

Mirlik döneminde de iktidar mücadeleleri vardı.

Aşiret çatışmaları vardı.

İç mücadeleler, savaşlar ve yanlışlar vardı.

Medeniyet perspektifi, geçmişin yanlışlarını örtmek değildir.

Bizim İslam tasavvurumuz da buna izin vermez.

Kur’an’ın ölçüsü açıktır:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”[5]

Tarihe de bu ölçüyle nazar etmek zorundayız.

Kendi halkımızın iyiliğini anlatırken yanlışını saklamamalıyız.

Başka bir topluluğun bize yaptığı yanlışı anlatırken onun bütün tarihini mahkum etmemeliyiz.

Erdem ve izzet ehlinin kıblesi hakikattir.

Ölçümüz adalet, gayemiz hakkı örten perdeyi kaldırmak olmalıdır.

KALE VAR, MEDRESE VAR, VAKIF VAR

Bir yerde yalnızca kale varsa orada askerî güçten söz edebiliriz.

Fakat kalenin yanında medrese, cami, vakıf, çarşı ve içtimai kurumlar inşa edilmişse artık daha geniş bir yapıdan bahsetmek gerekir.

Hakkâri’de bunun en somut delillerinden biri Meydan Medresesidir.

Medresenin kitabesi 1700–1701 tarihini göstermektedir. Kaynaklarda müderrislerin Hakkâri beyleri tarafından tayin edildiği ve maaşlarının medreseye vakfedilen köylerin gelirlerinden karşılandığı aktarılmaktadır.[6]

Bu küçük bir nüans değildir.

Vakıf varsa kurumsallaşma vardır.

Müderris/Seyda varsa eğitim vardır.

Talebe (Feqe) varsa ilmin nesilden nesile berrak bir akarsu gibi akışı vardır.

Ve bunların tamamının mevcudiyeti varsa, orada köklü bir medeniyet vardır.

Aynı şekilde XVI. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen Zeynel Bey Medresesi, Hakkâri’nin daha eski eğitim yapılarından biridir.[7]

Bugün bu yapılara yalnızca “turistik eser” gözüyle bakarsak asıl meseleyi gözden kaçırırız.

Medrese sadece taş ve bina değildir.
Medrese insan yetiştirme iddiasının ana kaynaklarındandır.

Kale güvenliği sağlıyorsa, medrese anlamı üreten yaşam merkezidir.

Çarşı yaşamı sürdürüyorsa, vakıf dayanışmayı sağlayandır.

İşte medeniyet bütün bunların konsensüs şahikasıdır.

MÎR, MELA VE HALK

Hakkâri’mizin tarihî tecrübesini üç kelimeyle özetlemek mümkün olsaydı ben şöyle derdim:

Mîr, Mela ve Halk.

Mîr siyasi iradeyi;

Mela ilmi, ahlakı ve irfanı;

Halk ise bütün bu yapının üzerinde yükseldiği içtimai zemini temsil eder.

Ve bunun yanına belki dördüncü bir unsur daha eklemek gerekir:

Coğrafya.

Çünkü Hakkâri insanını da Hakkâri tarihini de dağlarından bağımsız anlayamazsınız.

Burada dağ yalnızca taş değildir.

Dağ yaşamdır.

Dağ yayladır.

Dağ sudur.

Dağ geçimdir.

Dağ sınırdır.

Dağ geçittir.

Dağ acı ve ağıttır.

Dağ bazen yalnızlıktır, bazen sığınmadır.

Bu yüzden Hakkâri’de insanın karakteri ile coğrafyanın karakteri arasında derin bir ilişki vardır.

İSLAMÎ VE KÜRDÎ BİR MEDENİYET HAVZASI

Hakkâri medeniyet tarihinin ana damarlarından biri İslam’dır.

Diğeri, Kürd dil ve kültürüdür.

Bu iki damarı birbirine rakip hâle getirmek kanaatimce Hakkâri’nin tarihini anlamamak ve bilinçli bir yadsımadır.

Asırlar boyunca medreselerde Kur’an ve ilim okunurken; hanelerde, pazarda, bayırda Kürdçe konuşuldu.

Mela Kürdçe nasihat etti.

Anne çocuğuna Kürdçe ninni söyledi.

Arapça, Farsça, Osmanlıca herbiri medeniyet ve kültür yürüyüşünün bir paydaşı ve tamamlayıcısıydı.

Ve bütün bunlar aynı medeniyet havzasının içinde gerçekleşti.

Biz bugün bunlardan birini seçmek zorunda değiliz.

Dilimizi ve dinimizi birbirini tamamlayan iki yaşam kaynağı olarak idrak etmeliyiz. Kimliğimizi korurken başka kimliklere kardeşçe bakabilmeliyiz.
Hatta kanaatimce gerçek özgüven tam olarak budur.

Kendi kimliğini başkasının kimliğinin inkârı üzerinden kurmaya ihtiyaç duymak ilahi düstura isyandır.

Allah’ın insan topluluklarının farklılığını bir çatışma gerekçesi değil, tanışmanın zemini olarak emretmesi de bize başka bir kaide sunuyor:

“Sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız.”[8]

Bu sebeple bizim Hakkâri medeniyet anlayışımızın kapısı, erdem ve izzet ehli tüm insanlara her daim açıktır.

Hristiyana da, Yezidiye de,
Geçmişte bu dağlarda yaşamış, Nasturiye/Asuriye de…
Bugün farklı siyasi düşüncelere sahip her bir Hakkâriliye de…

Çünkü tarih sadece bizim istediğimiz insanların yaşadığı bir alan değildir.
Tarih, gerçekten o coğrafya ve mekanda yaşamış insanların ortak hikâyesidir.

Nitekim Hakkâri tarihine ilişkin kaynaklar bölgede Müslümanların yanı sıra İsevi, Yahudi ve Yezidi toplulukların bulunduğunu; özellikle Nasturi toplulukların bölgenin tarih ve kültüründe önemli bir yere sahip olduğunu kaydetmektedir.[9]

Bunu konuşmak bizim İslami ve Kürdî kimliğimizi azaltmaz.

Tam tersine kendine güvenen bir medeniyet tasavvurunun nişanesidir.

BİZLER KİMSEYİ HAKKÂRİ HAFIZASINDAN SİLMEYECEĞİZ

Bu sebeple Hakkâri Medeniyet çalışmasının önemli ilkelerinden birini daha baştan ilan etmek gerekir:

Biz kimseyi Hakkâri’nin hafızasından silme acziyetinde ve ya gayretinde olmayacağız.

Kimsenin acısını küçümsemeyeceğiz.
Kimsenin inancını aşağılamayacağız.
Kimsenin dilini yok saymayacağız.

Kendi tarihî şahsiyetlerimizi de başkalarının tarihî şahsiyetlerini küçülterek yüceltmeye çalışmayacağız.

Bizim değer anlayışımız başka birini küçük gösterme zavallılığına ihtiyaç duymamalıdır.

Çünkü dinimiz İslam bize adaleti ve farklılıklara ilahi emir gereği tahammül ile muamele etmeyi emrediyor.

Kürdî geleneğimiz bize misafirperverliği, diğergamlılığı ve erdem ile bir arada yaşamayı öğretiyor.

Ve tarih bize şunu söylüyor:
Hiçbir toplum veya kavim tek başına medeniyet kurmaz, kuramaz. Medeniyet; toplulukların bilinçli ve değerli dokunuş ve paylaşımlarının neticesidir.

PEKİ MİR KALESİ NEREDE?

Bugün eski gravürlere baktığımızda insanın içini acıtan soru budur.

Bir zamanlar şehrin üzerinde yükselen kale bugün neden yok?

Fakat ben başka bir soru sormayı daha önemli buluyorum:

Mir Kalesi neden bizim ve çocuklarımızın hafızasında yok?

Taş yıkılabilir.
Savaş olabilir.
Deprem olabilir.
Şehir değişebilir.

Fakat hafızanın kaybolması hem de kadim bir şehrin hafızasının kaybolması başka bir şeydir.

Bugün Hakkâri’de yaşayan bir genç Roma’yı, Paris’i, İstanbul’u öğrenebilir. Elbette öğrensin, dünyayı tanısın.
Fakat kendi şehrindeki Mir Kalesi’ni bilmiyorsa eğitimimizde bir eksiklik vardır.

Fekîyê Teyran’ı bilmiyorsa…
Melayê Bateyî’yi bilmiyorsa…
Meydan Medresesi’nin önünden geçip orada nasıl bir ilim hayatı yaşandığını merak etmiyorsa…

Nehri’nin neden bir dönem bölgesel ilim ve irfan merkezine dönüştüğünü bilmiyorsa…
O zaman mesele yalnızca tarih meselesi değildir.

Hafıza meselesidir.

HAFIZAYI YENİDEN KURMAK

Elbette umutlu olmak için sebeplerimiz de var.

Hakkâri Üniversitemiz 2024 yılında “Çölemerik Kalesi ve Bajar (Eski Şehir) Kültür Yolu Çalıştayı” düzenledi. Çalıştayda Hakkâri ve ilçelerindeki kültürel varlıkların tespiti, korunması, restorasyonu ve turizm ile ekonomiye kazandırılması ele alındı.[10]

Bu son derece kıymetlidir. Ama devamı gelmelidir.

Ben buradan birkaç somut teklif yapmak istiyorum:

- Hakkâri Medeniyet Müzesi kurulmalıdır.
- Mir Kalesi’nin bilimsel arkeolojik araştırması yapılmalıdır.
- 1842 ve 1852 gravürleri, eski fotoğraflar, seyahatnameler ve arşiv belgeleri karşılaştırılarak bilimsel bir restitüsyon çalışması başlatılmalıdır.
- Eski Çölemerik —Bajar— dijital ortamda üç boyutlu olarak yeniden kurulmalıdır.
- Meydan Medresesi, Zeynel Bey Medresesi, Mir Kalesi, Bay Kalesi ve eski şehir dokusunu kapsayan Hakkâri Medeniyet Rotası oluşturulmalıdır.
- Köylerdeki mezar taşları, el yazmaları, eski fotoğraflar ve sözlü tarih kayıtları dijitalleştirilmelidir.
- Melayê Bateyî, Fekîyê Teyran, Seyyid Tâhâ-yê Nehrî, Îsa el-Hakkârî ve Hakkâri havzasıyla ilişkili diğer şahsiyetler üzerine ilmî çalışmalar desteklenmelidir.
- Bunların bütünü çocuklarımızın ulaşabileceği bir “Hakkâri Dijital Hafıza Arşivi” altında toplanmalıdır.

Çünkü medeniyet sadece hatırlanmaz. Medeniyet kurumsallaştırılır.

KÖKÜ HAKKÂRİ, UFKU CİHAN

Bütün bunları mazide yaşamak için istemiyoruz. Biz çocuklarımızı 1700 yılına götürmeye çalışmıyoruz. Tam tersine 2100 yılına hazırlamak istiyoruz.
Ama tarihini bilen. Kendi dilinden okuyan. İnancını ve değerlerini yarınnın taşıyıcısı olarak gören. Farklı inanç ve düşüncelere makbul seviyede olmak şartıyla saygı duyacak kişilikler olarak hazırlamak istiyoruz.

Fekîyê Teyran’ı, Xanî’yi okuyabilen…
Melayê Bateyî’yi, Nehri’yi tanıyan…
Kur’an’ı anlayan…
Ülkesini seven…
Bölge ve dünya siyasetini idrak eden…
Dünya edebiyatını bilen…
Farklı lisan öğrenen…
Teknolojiyi kullanan…

Kendi coğrafyasından cihana bakabilen bir nesilden söz ediyoruz.
Kökü olmayan ağaç ilk fırtınada devrilir. Amma yalnızca kökü olup dalı olmayan ağaç da meyve vermez.

Bizim teklifimiz ikisini birleştirmektir:
Kökü Hakkâri, ufku cihan.

SON SÖZ: KALE HÂLÂ ORADA

Mir Kalemiz eski hâliyle artık yok. Fakat dağ hâlâ orada. Çölemerik hâlâ orada. Ve hafıza tamamen kaybolmuş değil.

Bir gravür…

Bir fotoğraf…

Bir medrese duvarı…

Bir mezar taşı…

Bir dengbêjin sesi…

Bir annenin söylediği Kürdçe ninni…

Bir âlimin kitabı…

Bir aydının feryadı…

Bir zozanın adı…

Bir ninenin/dedinin anlattığı hikâye…

Hepsi aynı şeyi söylüyor:

Biz buradaydık. Bize düşen buna yeni bir cümle eklemektir:
Biz buradayız.

Ve üçüncü cümleyi çocuklarımız kurmalıdır:
Biz burada kendi değerlerimizle yarının tarihini bugünden yazacağız.

Hakkâri’nin ihtiyacı yeni bir kimlik icat etmek değildir. Hakkâri’nin ihtiyacı kendi tarihinin üzerindeki perdeyi kaldırmaktır.

Geçmişimizi kutsamadan…
Geçmişimizden utanmadan…
Kimseyi dışlamadan…
Hakikati saklamadan…

İslam’ın adaletini, Kürdî kültürümüzün zenginliğini ve bu dağlarda yaşamış bütün insanların ortak hafızasını beraber taşıyarak…

Çünkü Mir Kalesi’nin taşlarını yeniden yerine koymak belki uzun yıllar alabilir.
Fakat bundan daha önemli bir kale vardır:
Hakkârililer olarak, kaybolan medeniyet hafıza kalemiz.

Önce onu ayağa kaldırmalıyız.
Ve inanıyorum ki o hafıza ayağa kalktığında Hakkâri kendisine yeniden başka bir gözle bakacaktır.

Bir sınır şehri olarak değil…
Bir sorun alanı olarak değil…
Coğrafik zorluklarıyla değil…

Tarihiyle, doğasıyla, insanıyla, diliyle, inancıyla, hoşgörüsüyle ve bütün farklılıklarıyla yaşayan bir medeniyet havzası olarak.

Çünkü Hakkârimiz; bir şehirden fazlasıdır.

KAYNAKLAR VE NOTLAR

[1] Murat Adıyaman – Yaşar Kaplan, Çölemerik Kalesi. Çalışmada XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Çölemerik Kalesi’nin Hakkâri beylerinin ikamet merkezi olduğu; el-Ömerî, Kalkaşandî, Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi’nin bölgeye ilişkin kayıtları ele alınmaktadır.

[2] Kâtip Çelebi, Cihannümâ, Hakkâri/Çölemerik bahsi. Ayrıca Adıyaman–Kaplan, Çölemerik Kalesi. Kâtip Çelebi’nin Çölemerik tasviri için bkz. Hakkâri üzerine ilgili akademik çalışmalar.

[3] Metin Tuncel, “Hakkâri”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. XV. Hakkâri’nin tarihsel olarak bugünkü idarî sınırlardan daha geniş bir bölge adı olduğu ve Çölemerik’in bölgenin merkezi durumundaki kasabayı ifade ettiği belirtilmektedir.

[4] Hakkâri İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, “Hakkâri Beyleri ve Beylerin Kökeni”. Hakkâri emirlerinin Culemerg/Çölemerik çevresinde yönetimlerini yeniden kurmaları ve XIX. yüzyıl ortalarına kadar süren mirlik geleneği hakkında.

[5] Kur’ân-ı Kerîm, el-Mâide, 5/8.

[6] Hakkâri Üniversitesi Kent Müzesi, “Meydan Medresesi”. Medresenin 1112/1700–1701 tarihli kitabesi, müderrislerin tayini ve vakıf gelirleriyle desteklenen eğitim düzeni hakkında.

[7] Mehmet Top, “Hakkâri Meydan Medresesi”; ayrıca Hakkâri tarihî yapıları hakkındaki envanter çalışmaları. Zeynel Bey Medresesi XVI. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmektedir.

[8] Kur’ân-ı Kerîm, el-Hucurât, 49/13.

[9] Hakkâri İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, “Tarihte Hakkâri”. Hakkâri bölgesinde Müslümanlarla beraber Hıristiyan, Yahudi ve Yezidi toplulukların tarihsel varlığı ve Nasturi toplulukların bölgenin kültürel tarihindeki yeri hakkında.

[10] Hakkâri İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, “Osmanlıların Bölgeye Gelişi ve Hakkâri Sancağı”. Nurullah Bey’in 1849’da Seyyid Tâhâ-yê Nehrî’nin garantörlüğünde teslim olması ve Hakkâri’nin merkezî idareye bağlanması süreci hakkında.

[10] Hakkâri Üniversitesi, Çölemerik Kalesi ve Bajar (Eski Şehir) Kültür Yolu Çalıştayı, 25–26 Ekim 2024. Çalıştayda bölgedeki kültür varlıklarının tespiti, korunması, restorasyonu ve turizm-ekonomi ilişkisi ele alınmıştır.

Nihat Gür
Hakkâri Medeniyeti Yazıları – I

Mela, Medrese ve İrfan: Hakkâri’nin İlim Havzası

HABERE YORUM KAT
YASAL UYARI: Yazılan yorumlar hiçbir şekilde Hakkarihabertv.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.