Enkazın Altındaki Habercilik

Enkazın Altındaki Habercilik

Kaynak:Hakkarihabertv.com

www.dogayidinle.com/ yazarı Doç. Dr. Bahar Kayıhan yazdı. Enkazın Altındaki Habercilik: Deprem Bile Bizi Birleştiremedi mi?

6 Şubat 2023 gecesi sarsıntıyla uyandık. Enkazın altında kalan da sosyal medya başında neler olup bittiğini anlamaya çalışan da yardım için yola çıkan da aynı ülkenin insanıydı. Böyle zamanlarda insan ister ki; en azından kelimeler tarafsız olsun, haberler bizi bölmesin, aksine birleştirsin. Ama öyle olmadı.

Yaptığım bir araştırmada, 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinden sonraki ilk 10 gün boyunca, iki farklı siyasi çizgideki gazetenin deprem haberlerini inceledim Ortaya çıkan tablo düşündürücüydü: Deprem gibi ortak bir felaket bile medyada ortak bir dil üretememişti.

En çarpıcı bulgulardan biri şuydu: Her iki gazete de bilimsel bilgiye son derece sınırlı yer vermişti. Haberlerin yalnızca yaklaşık yüzde 5’inde bilimsel veri vardı. “Ne oldu?” sorusuna yanıt çoktu; ama “Neden oldu?” ve “Bir daha olmaması için ne yapmalıyız?” soruları neredeyse yoktu. Deprem bölgesindeki ihtiyaçların neler olduğuna ilişkin bilgi ise yüzde 6 seviyesindeydi. Oysa afet haberciliği yalnızca olay anlatmak değil; toplumu bilinçlendirmek ve güçlendirmek demektir.

Bir başka dikkat çekici nokta, haberlerde en çok söz verilen kişilerin kim olduğuydu. Deprem uzmanlarından, şehir plancılarından ya da yapı denetim sistemini anlatacak akademisyenlerden çok; futbolcular konuşuyordu. Yardım yapan ünlüler, forma gönderen kulüpler, dayanışma mesajı veren sporcular manşetlerdeydi. Elbette dayanışma kıymetlidir; ancak bu yoğunluk bize şunu da düşündürüyor: Acaba haber mi üretiliyor, yoksa sadece dikkat mi çekiliyor? Felaket bile ticarileştiriliyor olabilir mi?

Daha da önemlisi, kullanılan suçlama diliydi. Bir gazete sorumluluğu daha çok iktidar kanadına yüklerken; diğeri muhalefeti, bireysel hataları ya da “kaderi” öne çıkarıyordu. Aynı enkazın altına bakıp farklı sorumlular görmek… Bu yalnızca editoryal bir tercih değil, aynı zamanda politik bir çerçevelemedir.

Fotoğraflar da tarafsız değildi. Bir gazetede hükümet temsilcileri yardım ederken, sarılırken ve umut verirken görülürken; diğerinde eleştirel kareler öne çıkıyordu. Muhalefet temsilcileri de benzer biçimde ya olumlu ya da olumsuz temsillerle yer alıyordu. Görsel dil, yazılı dilden daha güçlüdür; okur çoğu zaman metni unutabilir ama fotoğraf zihinde kalır.

En önemli etik mesele ise mahremiyetti. Enkazdan çıkarılan çocukların, üzeri açılmış veya bilinci kapalı insanların görüntüleri fütursuzca yayımlandı. Acının en çıplak hali, bir haber malzemesine dönüştü. O anki çaresizlikler milyonların ekranına taşındı. Felaket anında bile insan onurunu koruyamamak, medya açısından ciddi bir mesleki kırılmadır.

Depremin ilk on gününde en fazla haberleştirilen konuların başında “mucize kurtuluş” hikâyeleri geliyordu. Ancak unutmamak gerekir ki; bu hikâyeler felaketin gerçek boyutunu görünmez kılmaya da yarayabiliyor. On binlerce insanın hayatını kaybettiği bir yıkımın ortasında, birkaç kişinin sağ çıkarılma haberi öne çıktığında, ortaya çıkan tablo ister istemez yumuşuyor. Elbette herkesin umuda ihtiyacı var; umut insanı ayakta tutar. Ancak umut kadar ihtiyacımız olan bir şey daha var: Gerçek. Gerçeğin çıplaklığı, acının büyüklüğü ve bu yıkımın nedenleri konuşulmadan yalnızca kurtuluş anlarına odaklanmak, felaketin ağırlığını hafifletmez; sadece üzerini örter.

Bütün bu tablo bize şunu gösteriyor: Medya, yalnızca olayları aktaran nötr bir araç değil; ekonomik çıkarların, siyasal aidiyetlerin ve ideolojik pozisyonların iç içe geçtiği bir alan. Deprem gibi “birleştirici” olması beklenen bir felaket bile, kutuplaşmanın merceğinden geçerek yeniden şekillenebiliyor.

Oysa afet haberciliği başka bir şey olmalı. Bilimsel bilgiye dayalı, sorumluluğu sistemsel düzeyde tartışan, dayanışmayı romantize etmek yerine kurumsal eksikleri sorgulayan, ama bunları yaparken insan onurunu zedelemeyen bir habercilik mümkün. Medya hızla değil, sorumlulukla yarışmalı. Deprem uzmanlarına, şehir plancılarına ve kamu politikası uzmanlarına alan açmalı. Yalnızca “Kaç kişi kurtarıldı?”yı değil, “Neden bu kadar insan öldü?”yü de sormalı.

İnsanların yalnızca rakamlarla ifade edilmesi, her birinin bir hayatı, bir hikâyesi olan gerçek kişiler olduğunu görünmez kılarak onları istatistiğe indirger. Dayanışmayı görünür kılarken, sistemsel ihmali görünmez yapmamalıyız. Acıyı dramatize etmeden, mahremiyeti ihlal etmeden ve insan onurunu koruyarak haber üretilmeli. Umudu manşete taşıyabiliriz ama gerçeği dipnota itmemeliyiz; çünkü afet anlarında toplumun en çok ihtiyacı olan şey yalnızca teselli değil, hesap sorulabilirliktir.

Deprem bize yalnızca yapıların değil, kurumların da ne kadar sağlam olması gerektiğini gösterdi. Medya da bu kurumlardan biridir. Sonuç olarak belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Deprem bölgesindeki binalar kadar, haberciliğin kendisi de yeniden inşa edilmeli mi? Haber: www.dogayidinle.com

HABERE YORUM KAT
YASAL UYARI: Yazılan yorumlar hiçbir şekilde Hakkarihabertv.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.