Sosyal hayatın temel taşı: Lisan
Kaynak:Hakkarihabertv.com
Lisan müessistir.*(Usul ve kanun gibi şeyleri temelleştiren, yerleştiren).
Kimin himmeti milleti ise o kişi tek başına bir millettir. Kimin himmeti yalnız kendi nefsi ise o kişi insan bozması bir canavardır*
Sosyal çürüme, ahlaki yozlaşma, vicdanları harlayan manevi değerlerin sönmesi, bir halkın alamet-i farikası olan örf-an’ane ve geleneklerin terk edilmesi sosyal hayatı çekilmez yapan, içerisinde yaşanmaz bir hale getiren unsurlardır.
Tahmin ediyorum ki son zamanlarda bunlardan dert yanmayan kimse yoktur. Neredeyse gündelik hayatta yaptığımız tüm sohbetlerimizde sıklıkla dile getirdiğimiz şeyler bunlar. Herkes gergin, hepimiz bir diğerimizden rahatsız, tahammül seviyemiz çok düşük, her nesil kendinden sonra gelen bir diğer nesilden şikâyetçi durumda. Sorunları daha da sıralayabiliriz.
Çözüm için birçok sosyolojik tespit ve değerlendirme sunulabilir. Def-i şer celbi nef’a racidir kaidesine binaen önce zararlı olan şeyleri ortadan kaldırıp, sonra yerlerine yeni şeyler bırakmak gerekir. Bu da ancak en temelden başlanarak, köklere dönülerek halledilebilir. Yani günlük hayatta maruz kaldığımız ve toplumun her kesiminin genel davranış ve algı biçimi şekillendiren dilden(lisan) başlamak gerekir.
Mazinin geleceğe ayna tuttuğunu hepimiz biliriz. Tarihten silinip giden, ya da hadiseler karşısında mukavemet gösteremeyen milletler, hep kültürel olarak dilini(lisanını-lehçesini) muhafaza edemeyen toplumlar olmuştur. Ve ilk darbe de hep buradan gelmiştir. Her türlü yozlaştırma ve asimilasyona karşı kendini koruyan toplumlar ise en başta lisanları olmak üzere, örf-adet ve kültürel geleneklerine bağlılıklarını devam ettiren toplumlar olmuşlardır. Ve yine bir milleti ayağa kaldırmayı başaran, yeniden inşa eden liderlerin ilk yaptıkları iş, milli ve kültürel lisanlarını yeniden inşa etmek olmuştur.
Çünkü sokakta, ailede, toplumsal törenlerde kullanılan dilin öğreticiliği vardır. İnsanların aralarında kullanılan sözler içten içe hayata bakışımızı, dünya görüşümüzü, içsel terbiyemizi çok fazla değiştiriyor. Örneğin; Kürtçe’de ‘erê’ ve ‘belê’ sözcüklerinin ikisi de ‘evet’ anlamına gelirken ihtiva ettikleri mana itibariyle farklıdırlar. ‘Erê’ sadece evet demekken, ‘belê’ karşısındaki muhatabı hürmetle tasdik etmek anlamında bir onaylama sözcüğüdür. Ailede, iş yerinde, bayram, taziye gibi farklı yaş gruplarının bir arada olduğu ortamlarda bunların kullanılış şekillerini gören nesiller, bu öğretiyi kazanıyorlar. Bunun kime karşı nasıl kullanıldığını gören genç yaştaki bireyler, hangi ortamda kime karşı nasıl muhatap olmaları gerektiği konusunda bir ahlaki değer kazanıyorlar.
Yine gündelik hayatta çokça kullandığımız; hayat bir yarış ve mücadeledir, büyük balık küçük balığı yutar, bana dokunmayan yılan bin yaşasın, neme lazım, bir defa geldiğin dünyada keyfine bak, dünya menfaat dünyası, devlet malı deniz yemeyen domuz gibi ifadeler içerisinde büyüyen bizler en sonunda kural tanımaz, yardımlaşmadan uzaklaşmış, vicdanını çok az devreye sokan bencil, tahammülsüz, yozlaşmış bir toplum olmaya başladık.
Bu ve benzeri birçok söylemlerin etkisi ile görünüşte hak, hukuk ve hakkaniyete riayet eden bir yaşam sürerken, kimsenin görmediği yerlerde her türlü haksızlığı, ahlaksızlığı fırsatı bulunca yapar olduk. Çünkü günlük yaşantımızda her taraftan duyduğumuz bu sözler, içerisinde büyüdüğümüz söylemler, lisan bizi böyle terbiye etti.
Bu hali netice veren bir diğer önemli husus ise; arzuları ve bencilliği çok fazla olan biz insanoğlunu sınırlayan bazı öğretiler var. Bunlar bazen medeni terbiye, hukuk kuralları, bazen eğitim seviyemiz, bazen vicdan ve inancımız, bazen de örfi terbiye ve utanma duygumuzdur. Bunların her biri söylemlerimizi, davranışlarımızı sınırlayıp, bize haddimizi gösterip, olaylar karşısında verebileceğimiz tepkileri makul seviyelere çekiyor.
Şimdi eğri oturup doğru konuşma zamanı; bölge halkı olarak bir dönem devlete olan küskünlüğümüzden dolayı medeni terbiyenin yeri olan okulları boykot ettik. Feodalizmin olumsuz taraflarına karşı mücadele niyetiyle kültürümüze ait birçok örften, gelenekten uzak durup terk ettik. Helal-haram, kul hakkı, adalet, vicdanlılık gibi düsturları ile insanı terbiye eden inanç öğretilerine ideolojik olarak sırtımızı döndük. Şimdi eğitim, din, örf, kültür gibi bu terbiye sistemlerinin hiçbiri ile sınırlanmamış bir halde yaşıyoruz ve bu sorunlar içerisinde birbirimizden kaçmaya, uzaklaşmaya, bir diğerimizi beğenmemeye ve fırsatını bulunca da ezmeye başladık.
Sorunların sadece bir kısmını, birkaç örnek ile vermeye çalıştım. Daha da uzun söylenebilirdi. Topu başkasına atıp kimseyi suçlamadan, onlar böyle yaptı, bunların suçuydu vs. demeden her birimiz kendimizi yoklayıp bu işin neresinde olduğumuzu kendi kendimize itiraf edelim. Hepimizin yapabileceği ve yapması gereken evde, ailemizde, sokakta, her yerde ahlaki olan, güven, hürmet ve dayanışmayı hatırlatan dili kullanıp yaygınlaştırmak.
Lisan-ı hal lisan-ı kalden üstün ve müessirdir sözü gayet doğru bir söz. Bu yüzden çocuklarımızı bayram, taziye, düğün, aile meclisleri gibi kuşaklar arası paylaşımın gerçekleşeceği yerlere dâhil ederek, buralardaki geleneklerimizi de özüne uygun bir şekilde muhafaza ederek, hürmet, adalet ve hakkaniyeti çağrıştıran dilin içerisinde büyüterek şikâyet ettiğimiz bu durumdan kurtulmanın ilk adımını atabiliriz.
Bu milleti sen mi değiştireceksin? – Evet, ben ve sen beraber yapacağız bunu.