14 asır evvel dalaletten hidayete sahâbe

14 asır evvel dalaletten hidayete sahâbe

Kaynak:Perihan Önal

Dr. Abdulcabbar Boran, Kâinatı mutluluğa ulaştıracak olan, bir harfi bile değiştirilmemiş bir kitap var. Bu kitabın adı Kur’ân-ı Kerîm. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimiz’e indirilmiştir. O ki peygamberlerin mührüdür, hatemidir.

Kâinatı mutluluğa ulaştıracak olan, bir harfi bile değiştirilmemiş bir kitap var. Bu kitabın adı Kur’ân-ı Kerîm. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimiz’e indirilmiştir. O ki peygamberlerin mührüdür, hatemidir. Peygamberlik O’nunla hitam bulmuştur. O ki Allah’ın katındaki en yüksek olandır. O ki sahâbesiyle beraber dünya mutluluğunu yaşamıştır.

Sahâbesiyle beraber cennet mutluluğunu da yaşayacaktır.

Bundan 14 asır evvel Kur’ân-ı Kerîm’i bütünüyle tatbik eden sahâbenin hayatına bakıyoruz.

Sahâbe dünyada en çok suç işleyen insanlarken suç işlemeyen insanlar hâline gelmiştir. Yol kesiyorlardı, insanları öldürüyorlardı. Kabileler arasında bir kan davası bütün boyutlarıyla devam ediyordu. Kendi kız çocuklarını küçücükken diri diri mezara gömüyorlardı, düşünebiliyor musunuz? Bu noktada Peygamber Efendimiz (S.A.V.) geldi.

Ve sonra ne oldu? Peygamber Efendimizin davetine icabet ettiler; Allah’a ulaşmayı dilediler. (Zümer-17) Ve kâinatın en büyük mürşidine tâbi oldular. Peygamber Efendimizin bir diğer ismi Tabîb-el Kulûb’dur; kalplerin doktoru, yani nefs hastalıklarının doktoru.

Sonra ne oldu? Peygamber Efendimizin getirdiği reçeteyi tatbik ettiler. Sonra sahâbe suç işlemez oldu. Her şey bitti. Hepsi sona erdi. Dünyada adaletin en büyük boyutlarda gerçekleştiği bir nizam kuruldu: Allah’ın nizamı. İşte böyle bir dizaynın içindeydi sahâbe. Böyle bir dizaynda, Allah’ın kalplerini telif etmesi üzerine sahâbenin birbirine can dostları olduğunu görüyoruz. (Âli İmrân Suresi, 103. âyet)

Onlar sahâbeydi, her şeylerini Allah için ortaya koydular. Zengin mi oldular? Hayır. Mutlu mu oldular? Çok. Gerçek dünya saadetini onlar yaşadılar. Hayatlarının her gününü başka arkadaşlarına yardımla geçirdiler. Hepsi başkası için yaşadı. Hepsi için başkasının hayatı kendi hayatından daha azizdi, daha kıymetliydi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in etrafında etten, kemikten, çelikten bir kale gibiydiler. Tasavvufu yaşadılar. Yani? Yani İslâm'ı yaşadılar.

İSLÂM TESLİM OLMAK DEMEKTİR

Allahû Tealâ’nın dîninde, İslâm’da bir tek hedef vardır: Bizi Yaradan’a, Allah’a teslim olmak. Önce ruhunuzu, sonra fizik vücudunuzu, sonra da nefsinizi Allah’a teslim etmekle mükellefsiniz. Öyleyse Allah’la aranızdaki bu ilişkide teslim olmayı, sizi Yaradan’a teslim olmayı, sizi; sizin kendinizi sevdiğinizden kim bilir kaç bin kat daha fazla sevene teslim olmanızı, sizi yaratan Allah emrediyor.

Allahû Tealâ bunu neredeyse inanılmayacak kadar kolaylaştırmış. Herkesin mutlu olmasının, cennet hayatını mutlaka yaşamasının standardı ne? Bir tek dilek; Allah’a ulaşmayı dilemek. Allah’a ulaşmayı dilemek! Ne olacak dilerseniz? Sizi o kadar seviyor ki sonsuz bir mutluluğu kesintisiz olarak milyarlarca sene, belki trilyonlarca sene yaşamanızı temin edecek olan bir dizayn koymuş Allahû Tealâ. Bir kolaylık göstermiş size. Diyor ki:

“Siz sadece Bana ulaşmayı dileyeceksiniz. Geri kalanını Ben yaparım.” (Şûrâ Suresi, 13. âyet) Ama bu dileği sizin kalbinizde görmek isterim. Bu dileği sizin kalbinizden işitmek isterim. Sizin kalbinizde bu dileğin olduğunu bilmek isterim, diyor Allahû Tealâ. Dilek olmazsa bunların hiçbirisi gerçekleşemez. Ve Allahû Tealâ hep kalbinize bakar. Niçin böyle yapıyor? Çünkü sizi mutlu görmek istiyor.

Gerçekten kişi diliyle sadece söylemişse, kalbinde böyle bir talep yoksa o kişinin talebi kabul edilmez. Ama kişi gerçekten kalbinden duyarak, isteyerek Allahû Tealâ’ya müracaat etmişse ve Allah’a ulaşmayı dilediğini söylemişse o zaman Allahû Tealâ bu talebi mutlaka kabul buyuracak, o kişinin ruhunu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır.

Ama bu kişi zikri sevmiyormuş, Allah sevdirecektir. Oruç tuttuğu zaman açlıktan ölecek gibi hissediyormuş kendisini, Allahû Tealâ ona açlığı hissettirmeyecektir. Bütün güzellikleri en güzel standartlarda yaşatacaktır. Ve o kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştıracaktır.

İşte vuslat ve nefs tezkiyesine bu noktada tezahür eden iki kavramdır. Vuslat; ruhun Allah’a ulaşıp Allah’ın Zat’ında yok olmasıdır. Nefs tezkiyesi de nefsin kalbindeki afetlerin %51 azalması, %49’a düşmesidir. Bunun mânâsı mutluluğun da %51 yaşanmaya başlanması demektir.

Kur’ân-ı Kerîm bütün zamanların kitabıdır ve bu mutluluk bugünün insanı için de mümkündür. Bunun için Sahâbe-i Kirâm gibi kalpten Allah’a ulaşmayı dilemek şarttır.

Allah hepinizden razı olsun.

DR. ABDULCABBAR BORAN

www.acboran.com

HABERE YORUM KAT
YASAL UYARI: Yazılan yorumlar hiçbir şekilde Hakkarihabertv.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.