Leyla Sapmaz
Çölün Sessiz Sırları: Petra, Hegra ve Cahiliye Devrinin Kadim Aynası
Çölün ortasında, zamanı durdurmayı başaran devasa kayaların derinliklerine kazınmış anıtlar gibi sessizdir tarih. Bugün modern dünyanın koşturmacası içinde teknolojinin bulutlarına sığınmışken, geçmişin ustalarının çekiç ve keski sesleriyle yarattığı mucizeleri unutmaya meyilliyiz.
Oysa Petra ve Hegra, sadece iki antik taş yığını değil; insan aklının, emeğinin ve estetik anlayışının teknolojiden bağımsız olarak ne kadar yükseklere çıkabileceğinin en görkemli kanıtıdır.
MÖ dördüncü yüzyıldan itibaren Baharat Yolu’nun kaderini çizen Nebatiler, tarihin Helenistik ve Roma dönemlerine denk gelen evresinde bu iki eşsiz kenti inşa ettiler.
Onları özel kılan şey, sıradan bir taş işçiliği değil; binlerce tonluk kızıl kayaları yukarıdan aşağıya doğru oymak suretiyle yarattıkları kusursuz mimaridir.
El-Hazne’nin o zarif sütunları, rüzgarın ve kumun yüzyıllardır aşındırmaya çalıştığı cepheler, modern mühendisliğe meydan okuyan su kanalları; teknolojinin olmadığı bir çağda insan iradesinin sınırlarını zorlayan birer sanat eseridir.
Bu iki kent, doğanın en acımasız coğrafyalarından biri olan çöl ortasında yükselmesine rağmen devasa birer ticaret ve medeniyet merkeziydi. Petra, Nebati Krallığı'nın başkenti olarak siyasi ve idari gücün kalbini oluştururken, Hegra kervan yollarının güneydeki en stratejik üssü olarak görev yaptı.
Buradaki asıl amaç, sadece ticari malları korumak değil, çölde hayatta kalma sanatını ustalıkla icra etmekti; nitekim yağmur sularını toplamak için kurdukları devasa sarnıçlar ve baraj sistemi, onların doğayla uyum içinde yaşama iradesini gözler önüne serer.
Kayaların oyuklarına saklanan bu yapılar, aynı zamanda ölümsüzlüğe inancın ve dini ritüellerin merkezleriydi.
Adanan sunaklar, anıtsal mezarlar ve ebedi hayat inancı, bu toplumların manevi dünyasının ne kadar zengin olduğunu gösterir. Bugün insan hakları penceresinden baktığımızda, bu antik kalıntılar bize çok daha derin bir şey fısıldar: İnsan onuru, ifade özgürlüğü ve kültürel mirasın korunması en temel evrensel haklardır. Bu toprakların hafızasını korumak, geçmiş nesillerin emeğine duyduğumuz saygının ve geleceğe bırakacağımız ortak mirasın sorumluluğudur.
Tarihsel coğrafya ve zaman çizgisi açısından bakıldığında, Hegra ve Petra'nın en görkemli dönemleri, İslamiyet öncesi Arap Yarımadası'nı ve Kuzey Arabistan'ı kapsayan "Cahiliye Dönemi" kavramının kronolojik ve coğrafi zeminine oldukça yakındır. Nebati medeniyetinin sönmeye yüz tuttuğu milattan sonraki ilk yüzyıllar, İslam'ın doğuşundan birkaç asır öncesine,
yani Arabistan coğrafyasının kabileler arası ticaretle, putperest inançlarla ve çöl kültürüyle yoğrulduğu döneme doğrudan zemin hazırlamıştır. Hatta İslam kaynaklarında Hegra bölgesinin (Madain Salih), Kur'an'da da adı geçen ve dağları yontarak evler/mezarlar yapan Semud Kavmi'nin toprakları olarak anılması, bu iki dönemi ve coğrafyayı inanç ve hafıza düzleminde birbirine bağlayan en çarpıcı detaydır.
Teknolojinin hayatımızın her anını kuşattığı bu dijital çağda, Petra ve Hegra’nın sessizliğine kulak vermek gerekiyor; çünkü asıl ilerleme, akıllı ekranlarda değil, insanlığın köklerine duyduğu saygı ve doğayla kurduğu kadim dengede saklıdır.