Leyla Sapmaz
Köklerin İzinde: Seyitgazi’nin Çilehanelerinden Günümüzün Hırs Dünyasına
Eskişehir’in, zamanın yavaş aktığı, taşında toprağında asırlık hikayeler saklayan ilçesi Seyitgazi’ye yolunuz düştü mü bilmem. Orası sadece coğrafi bir nokta değil; adeta ruhun sükûnet bulduğu, geçmişin kadim nefesini bugünle buluşturan manevi bir duraktır. Seyyit Battal Gazi’nin o inanç dolu ikliminde, medreselerin, çilehanelerin ve köklü geleneklerin etrafında dolaşırken insan, bugünün gürültülü dünyasından sıyrılıp derin bir iç muhasebeye girişiyor.
Taş Duvarlar Arasında Hakikat: Medreseler ve Çilehaneler
Seyitgazi’nin mistik dokusunu en çok hissettiren yerler şüphesiz çilehaneler ve medreselerdir. Kelime anlamı itibarıyla medrese, ders yapılan, ilim öğrenilen, hikmetin peşinden koşulan yer demektir. Ancak oradaki medreseler sadece zihni dolduran kuru bilgiler vermezdi; insana kendini, kâinatı ve yaratıcısını tanıtan birer irfan ocağıydı.
Çilehane ise adından da anlaşılacağı üzere, nefsin terbiyesi için insanın kendi dünyasına çekildiği, dünyevi hırslardan arınarak hakikati aradığı küçük mekanlardır. Eskiler "çile"yi bir ceza olarak değil, olgunlaşma, pişme ve "gerçek insanlığa" ulaşma basamağı olarak görürlerdi. Bir dervişin o daracık taş odada koca bir kainatı sığdırması, maneviyatın ve huzurun dışarıda değil, içeride, kalbin derinliklerinde saklı olduğunu gösteren ne güzel bir derstir.
Ahilik ve "Bir İşe Layık Olmak"
O eski dünyanın en büyük yapı taşlarından biri de Ahilik teşkilatıydı. Ahilik; ticaretin, emeğin ve sanatın ahlakla yoğrulmuş haliydi. Günümüzdeki gibi "ne koparırsam kâr" mantığı değil, "bir işe layık olmak", hakkıyla yapmak ve elinin emeğiyle geçinmek esas alınırdı.
Ahilikte dürüstlük meslekten önce gelirdi. Pabucu dama atılmak tabiri boşuna çıkmamıştır; kusurlu mal üretenin pabucu dama asılır, toplumsal vicdan o yanlışı cezalandırırdı. Çünkü mesele sadece para kazanmak değil, insan kalabilmek, dürüst bir kul ve güvenilir bir komşu olmaktı.
Eskinin Dokusu ve Şimdi: Neyi Kaybettik?
Peki, bugüne baktığımızda ne görüyoruz?
Betonlaşan şehirler, hızla tüketilen değerler, bitmek bilmeyen bir rekabet ve hırs... Bugün insanlık, sahip olduklarıyla yetinmeyi unuttu. Ne kadar çok yerse doymak bilmeyen bir iştah gibi, ruhumuz da hep daha fazlasını isteyerek fakirleşti. Eskinin o keten mendile sarılmış huzuru, komşunun kapısını çalan tuzu, taziyede paylaşılan acıyı arıyoruz şimdi.
Eskinin dokusunda dayanışma vardı. Biri açken diğeri tok yatmamak, "komşusu açken tok yatan bizden değildir" düsturunu kalben yaşamak vardı. Şimdi ise kalabalıklar içinde yalnızlaşmış, dijital ekranların arkasında birbirine yabancılaşmış ruhlar var.
Gerçek İnsanlığa ve Huzura Dönüş
Seyitgazi’nin o sessiz yokuşlarında, medreselerin serinliğinde ve çilehanelerin manevi ikliminde insan kendi kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Biz nerede yanlış yaptık?
Gerçek insanlık; hırsların kulübesinde değil, gönül zenginliğinin sarayındadır. Hırs, insanın gözünü kör eden, kalbini karartan ağır bir yüktür. Oysa maneviyat, o yükü hafifleten, insana "ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?" sorularını sorduran en büyük sığınaktır.
Belki de yeniden Seyitgazi’ye, o kadim topraklara ruhsal bir yolculuk yapma vaktidir. Çilehanelerin sükûnetinden feyz alarak, medreselerin ilmini günümüze taşıyarak, Ahiliğin dürüstlüğünü ve dayanışmasını kuşanarak yeniden "insan" olma zamanı. Çünkü unuttuğumuz o eski doku, kaybetmediğimiz ama üzerini tozlandırdığımız öz benliğimizden başka bir şey değildir.
Tüm hakları saklıdır. Bu köşe yazısı yazarın kişisel görüşlerini ve duygu dünyasını yansıtmaktadır.