MELA, MEDRESE VE İRFAN

Hakkari’nin İlim Havzası

Hakkari Medeniyeti Yazıları – II

İlk yazımızda Hakkari’mize Mir Kalesi’nin burçlarından temaşa etmiş, bir kalenin taşlarından hareketle bir medeniyetin hafızasında maziye yolculuk etmeye çalışmıştık.

Bu sefer kaleden aşağıya, şehrimizin ve hayatın içine inelim.

Medresemizin kapısını açalım.
Bir rahlenin önünde diz kıralım.
Bir mela ile feqenin sesine kulak verelim.

Çünkü bir medeniyetin değeri yalnızca kalelerinin sağlamlığıyla ölçülmez. Asıl kriter, yetiştirdiği insandır.

Kaleyi inşa eden taş ustasının mahareti kıymetlidir; fakat o kalenin gölgesinde hangi insanların yetiştiği daha önemlidir.

Hakkari’mizin tarihine bu gözle baktığımızda karşımıza yalnızca mirler, aşiretler ve savaşlar çıkmaz.

Karşımıza mela/seyda çıkar.
Medrese çıkar.
Alim, şair, dengbêj, aydın, sufi ve talebe çıkar.

Ve bütün bunların arasında ilimle irfanı, dinle dili, kitapla hayatı birbirine bağlayan köklü bir eğitim geleneği çıkar. Ben Hakkari’mizin medeniyetinin en önemli ana sütunlarından birinin bu olduğuna inanıyorum.

Çünkü kale bir şehri koruyabilir.
Ama medrese bir nesli ve nesilleri korur.

BU DAĞLARDA SADECE KALELER YÜKSELMEDİ

Hakkari denildiğinde dışarıdan bakanların zihninde çoğu zaman dağlar belirir.

Sert coğrafya, yüksek zirveler, derin vadiler, zorlu kışlar…
Oysa bu dağların arasında yalnızca çobanlar ve avcılar yaşamadı.

Bu dağların yamacında ilim okundu.
Kur’an öğretildi.
Fıkıh konuşuldu.
Diller öğrenildi.
Kelam/felsefe münazara edildi.
Kürdçe eserler üretildi.
Şiir yazıldı.

Tasavvuf meclisleri oturdu.
İlim ve bilgi için insanlar yüzlerce kilometre yol yürüdü.

Hatta kimi zaman küçük bir dağ köyü, büyük şehirlerin sahip olamadığı bir ilmi itibara kavuştu. Nehri bunun en kıymetli misallerinden biridir.

Günümüzde Şemdinli’nin bir köyü olarak gördüğümüz Nehri, 19. yüzyılda geniş bir coğrafyaya tesir eden ilim ve irfan merkezlerinden biri haline gelebilmişti.[1]

Bu bize kıymetli bir hakikati hatırlatıyor:
Medeniyetin menbaı her zaman büyük şehir değildir.
Bazen cihanşümul fikirler küçük köylerden çıkar.

Bazen bir medrese, bir saraydan daha uzun ömürlü olur.
Bazen bir alimin yetiştirdiği feqe, bir hükümdarın ordusundan daha geniş bir coğrafyaya ulaşır.

MEDRESE: TAŞ BİR İNŞA DEĞİL, İNSAN YETİŞTİREN MEKTEP

Bugün medrese dediğimizde bazılarımızın zihninde yalnızca eski bir yapı canlanıyor.

Bu nakıs bir bakıştır. İslam medeniyetimizde medrese her şeyden önce bir eğitim ve irfan inşa alanıdır. Hakkari’de ise geleneksel medrese aynı zamanda toplumla iç içe yaşayan bir mekteptir.

Orada yalnızca bilgi aktarılmaz. Talebe hocasının yanında edep öğrenir.
Lisan öğrenir.
Usul, erkan öğrenir.
Münazarayı, belagatı öğrenir.
Sabretmeyi öğrenir.

Ve belki hepsinden önemlisi, ilmin bir emanet ve erdemli bir mesuliyet olduğunu öğrenir.

Kur’an’ın ilk emrinin “Oku!” olması varoluşsal bir hikmettir.[2]

Yine Kur’an:
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[3] diye sorar.

Hakkari’mizin medrese geleneğini de bu medeniyet perspektifinden okumamız gerekir.

Elbette medrese geleneğimizi kusursuz görmüyoruz. Eksiklerini, imkanlarının sınırlarını ve kendi zamanının şartlarını da görmek zorundayız.

Bizim aradığımız şey geçmişin biçimi değil; ilme verdiği kıymet ve insan yetiştirme iradesidir.

MEYDAN MEDRESESİ: TAŞLARA YAZILMIŞ HAFIZA

Bugün Hakkari merkezde ayakta kalan en önemli tarihi yapılarımızdan biri Meydan Medresesi’dir.

Giriş kitabesi yapının 1112/1700-1701 yılında tamamlandığını göstermektedir.[4]

Medresemizin kıymeti sadece üç asrı aşan yaşında değildir. Asıl önemli olan temsil ettiği eğitim anlayışıdır.

Medresenin giderlerinin vakıf gelirlerinden karşılanması; müderrisin, feqenin ve eğitimin devamlılığının ekonomik bir zemine bağlanması, ilmin tesadüfi yardımlara bırakılmadığını göstermektedir.[4]

Bir an durup tefekkür eyleyelim.
Medrese inşa ediliyor.
Müderris vazifelendiriliyor.
Feqeler yetiştiriliyor.
Barınmaları ve iaşeleri düşünülüyor.
Bunun için vakıf sistemi kuruluyor.

Aslında medeniyet dediğimiz şey tam da budur:
Bir toplumun kıymet verdiği değeri kurumlaştırmasıdır.

İlme kıymet veriyorsanız keyfiyetli mektep inşa edersiniz.
Gurebaya değer veriyorsanız vakıf kurarsınız.

Adalete değer veriyorsanız hak üzere hukuk inşa edersiniz.
İnsana değer veriyorsanız cihanşümul eğitim sistemi kurarsınız.

Bu sebeple Meydan Medresemizin taşlarını temaşa eylerken yalnızca mimariyi değil, o taşların ardındaki insan yetiştirme idrakını da görebilmeliyiz.

MELA: DİN, DİL VE HALK ARASINDAKİ KÖPRÜ

Burada hususen bir kelime üzerinde durmak istiyorum:
Mela.

Kürd toplumunda mela kelimesinin tarihsel hafızada karşılığı yalnızca “imam” değildir.

Mela hocadır.
Müderristir.
Kimi zaman şairdir.
Çocuklara Kur’an öğretendir.
Feqeyî seyda eyleyendir.

Köyün mektubunu okuyandır.
İnsanlar arasındaki ihtilaflarda hükmü dinlenendir.
Toplumun hafızasını taşıyandır.

Bu gerekçeyle mela, bizim tarihimizde yalnız dinin öğreticisi değil; dilin, hafızanın ve yerel bilginin de taşıyıcılarından biridir.

İslami bilgi ile yerel kültür arasındaki köprüdür. Bu köprünün en güzel misallerinden biri Melayê Bateyî’dir.

MELAYÊ BATEYÎ: İMANIN HALKIN DİLİYLE BULUŞMASI

Melayê Bateyî, Kürd klasik ve dini edebiyatının kıymet ehli namzetlerinden biridir.

Özellikle Hz. Peygamber’imizi (sav) konu alan Kürdçe mevlidi, yalnızca edebi bir eser olarak kalmamış; nesiller boyunca Peygamber sevgisinin ve İslami bilginin halk arasında aktarılmasının araçlarından biri olmuştur.

Melayê Bateyî’nin kıymeti tam da burada ortaya çıkar: İslam’ın cihanşümul mesajını Kürd halkının diliyle buluşturur.

Böylece Kürdçe yalnızca günlük yaşam dilinin değil; iman, edebiyat, şiir, felsefe ve tefekkürün de dili olur.

Bir halkın dili ile dini arasında duvar örülmez, örülemez.
Tam tersine ana dil; imanın, inancın insanın kalbine ulaşmasının en tabii yollarından biridir.

Arapça vahyin dilidir; fakat İslam yalnızca Arapların dini değil, tüm insanlığa gönderilmiş kemal dinidir.
Farsça, Türkçe, İngilizce, Rusça ve daha nice dil İslami büyük edebiyat eserleri üretmiştir.

Elbette Kürdçe de büyük eserler üretmiştir.
Din ve dil, ilahidir. İnkarı da nassa muhalifliktir.

"Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır." [5]

Bu idrak ile Melayê Bateyî’nin mirasına sahip çıkmak, kendi öz medeniyet mirasımıza sahip çıkmaktır.

FEQÎYÊ TEYRAN: DAĞLARDAN YÜKSELEN ŞİİR VE HİKMET

Hakkari’mizin medeniyet havzasının edebi dünyasından söz ederken Feqîyê Teyran’a ayrı bir yer açmak gerekir.

Burada tarih konusunda dikkatli olmalıyız.

Feqîyê Teyran’ın doğduğu Miks/Müküs bugün Van’ın Bahçesaray ilçesidir. Ancak Müküs, tarihi Hakkari coğrafyası ve çevresindeki Kürd ilim ve kültür havzasıyla güçlü bağlara sahiptir. Bu nedenle onu bugünkü Hakkari il sınırları içinde doğmuş gibi göstermek yerine daha geniş tarihsel havzanın büyük şairlerinden biri olarak değerlendirmek daha doğrudur.[6]

Hayatına ilişkin eski rivayetlerde tarihler konusunda farklılıklar vardır. Ancak şiirlerindeki veriler onun 17. yüzyılda yaşadığını göstermektedir. “Dilo Rabe” şiirinde 1041/1631 yılında yetmiş yaşında olduğunu ifade etmesi bu bakımdan önemlidir.[7]

Bu ayrıntıya özellikle dikkat çekiyorum.

Çünkü Hakkari Medeniyeti çalışmamızda efsane ile tarihi birbirine karıştırmak istemiyoruz.

Efsanenin kültürel kıymeti başkadır. Tarihi bilginin değeri başkadır.
İkisini de koruyacağız; fakat birbirinin yerine kullanmayacağız inşallah.

Feqîyê Teyran’ın şiirlerinde kuş, su, dağ, aşk, ölüm, insan ve irfan aynı hikmet arayışının içinde buluşur.

Çünkü bu coğrafyada insan doğadan kopuk yaşamaz.
Dağ insanın yaşamına, su diline, kuş şiirine girer.

Ve yaratılmış olan üzerinden Yaradan’a ulaşan bir tefekkür neşet eder.

İLİM VE İRFAN

İlim bilmekse, irfan bilmenin insanı kemale taşımasıdır. İlim idrakı besler.
İrfan kalbi terbiye eyler.

İlim adaletin nasılını öğretir.
İrfan adil olmaya çağırır.

İlim kibir üretiyorsa nakıs kalmıştır.
İrfan bilginin hakkını eda etmiyorsa, yolunu kaybetmiştir.

Hakkari’mizin tarihi heybesinde bu iki damarın güçlü biçimde harmanlandığı mekanlardan biri Nehri’dir.

SEYYİD TAHA-YÊ NEHRÎ: BİR KÖYDEN SINIRLAR ÖTESİNE YAYILAN İRFAN

Seyyid Taha-yê Hekkari, Şemdinli bölgesinde doğmuş; kaynaklarda Hekkari, Şemdinani ve Nehri nisbeleriyle anılmıştır.

İlk eğitimini babası Molla Ahmed’in yanında aldıktan sonra Bağdat, Süleymaniye, Kerkük ve Erbil’de dini ilimleri tahsil etmiş ve icazet almıştır. Daha sonra Mevlana Xalid-î Bağdadî’ye intisap etmiş, amcasının vefatından sonra Nehri’de kurduğu medresede ilim ve irşad faaliyetlerini sürdürmüştür.[8]

Fakat benim burada dikkat çekmek istediğim başka bir husustur.

Seyyid Taha ilim için Hakkari’den çıkıyor. Bağdat’a, Süleymaniye’ye, Kerkük’e, Erbil’e gidiyor. Sonra Nehri’ye dönüyor.

Bugünün nesillerine söylemek istediğimiz de biraz budur:
Git, oku, öğren. Dünyayı tanı ama topraklarını ve mesuliyetlerini unutma.

Sıbgatullah Arvasi, Seyyid Fehim Arvasi, Pir Muhammed Küfrevi gibi isimler üzerinden genişleyen silsile ve irşad ağı, Nehri’nin tesirinin kendi coğrafi sınırlarını aştığını göstermektedir.[7]

Bugün küçük bir yerleşim olarak gördüğümüz Nehri, bir dönem bölgesel bir ilim, irşad ve irfan merkezine dönüşebilmiştir.

Medeniyet nüfusla değil, yetiştirdiğiniz insanın yerele ve cihana tesiriyle ölçülür.


İSA EL-HAKKARİ: HAKKARİ’DEN İSLAM DÜNYASINA

Hakkari’nin ilim tarihini yalnızca kendi bölgesinde kalan şahsiyetlerle okumak eksik kalır.

Hakkari mensubiyeti taşıyan alimlerimlerimizin bir kısmı ümmet coğrafyasının farklı merkezlerinde hatırı sayılır değerler inşa etmişlerdir.

Bu isimlerden biri İsa el-Hakkari’dir.

Eyyubiler döneminde yaşayan İsa el-Hakkari, ilim ve fıkıh dünyasıyla ilişkili olduğu kadar Selahaddin Eyyubi döneminin siyasi ve askeri hadiselerinde de adı geçen önemli şahsiyetlerden biridir.[8]

Bu misal bize başka bir Hakkari anlatıyor. Sadece dışarıdan bilgi alan değil, bölge sınırlarının dışına insan ve ilim taşıyan bir Hakkari’yi anlatıyor.

Bu yüzden Hakkari’mizin medeniyet tarihini; Bağdat’ı, Musul’u, Kudüs’ü, Cizre’yi, Erbil’i, Şam’ı ve daha geniş İslam coğrafyasını görmeden yalnızca bugünkü il sınırları üzerinden okuyamayız.

Hakkari’nin omuz omuza vermiş dağları yüksek olabilir.
Ama ilim yolları hiçbir zaman bu dağlarda bitmemiş, irfanı dağları ve sınırları erdem ile aşmış, farklı coğrafyalarda umut olmuştur.


ŞÊX ADÎ: AYNI TOPRAKLARIN FARKLI HAFIZALARI

Hakkari ve çevresinin dini tarihinden söz ederken Şêx Adî bin Müsafir ve onun etrafında oluşan tarihi mirası da görmezden gelemeyiz.

Burada dikkatli bir tarih dili ile konuşmaya özen göstermek gerekir.

Şêx Adî’nin tarihi şahsiyeti, Adaviyye tasavvuf geleneği ve daha sonraki dönemlerde Yezidi inancı içerisinde kazandığı merkezi konum kendi tarihsel bağlamları içinde ele alınmalıdır.

Fakat bizim açımızdan asıl mesele şudur:
Hakkari’nin tarihi coğrafyası tek renkli değildir.

İslami ilim geleneği vardır. Tasavvuf vardır. Kürd klasik edebiyatı vardır. Hristiyan kilise geleneği vardır. Yezidi inancı vardır. Farklı halkların ve inançların izleri vardır.

Bunları maziden silerek değil, tarihsel bağlamlarına doğru bir şekilde yerleştirerek anlamalıyız. Hakikat bizi küçültmez, hakikat bizi olgunlaştırır.

MEDRESEDEN ÜNİVERSİTEYE: YENİ BİR İLİM SEFERBERLİĞİ

Şimdi asıl soruya gelelim:
Bütün bunların günümüzdeki Hakkari’mize ne faydası var?

Eğer yalnızca “Geçmişte büyük insanlar yaşamış” diye övüneceksek hiçbir faydası yok. Geçmişin büyüklüğü bugünün tembelliğinin bahanesi olamaz.

Feqîyê Teyran’ı anmak yetmez; yeni şairler/feqeler yetiştirmeliyiz.

Melayê Bateyî ile övünmek yetmez; Kürdçe yeni eserler üretmeliyiz.

Seyyid Taha’yı anlatmak yetmez; ilimle ahlakı yeniden buluşturmalıyız.

Meydan Medresesi’ni restore etmek yetmez; Hakkari’yi yeniden bir eğitim ve düşünce merkezi haline getirmeliyiz. Bunun için Hakkari Üniversitemizin bünyesinde “Hakkari Medeniyet Araştırmaları Merkezi”kurulabilir.

Kürd dili ve edebiyatı, tarih, dini ilimler, sosyoloji, antropoloji, coğrafya ve sanat tarihi birlikte çalışabilir. Köylerde ve ailelerde bulunan eski yazmalar tespit edilerek dijital ortama aktarılabilir.

Melayê Bateyî ve Feqîyê Teyran’ın eserlerinin güvenilir neşirleri ve farklı dillere tercümeleri desteklenebilir. Nehri’nin ilim mirası kayıt altına alınabilir.

Gençlerimize yönelik “Hakkari Medeniyet Okumaları” yapılabilir. Ve en önemlisi, çocuklarımız kendi şehirlerinin alimlerini, şairlerini ve mütefekkirlerini küçük yaşlardan itibaren tanıyıp özümseyebilir.

BİR TARAFTA RAHLE, BİR TARAFTA LABORATUVAR

Bugün Hakkari’de üniversitemiz var. Bu kıymetli bir imkandır. Fakat üniversitemiz ile şehrimizin tarihi ilim hafızası arasında daha güçlü bir bağ kurulmalıdır.

Ben bunu sembolik olarak şöyle görüyorum: Meydan Medresesi’nden Hakkari Üniversitesine uzanan bir ilim köprüsü.

Bir tarafta rahle. Diğer tarafta laboratuvar.
Bir tarafta el yazması. Diğer tarafta yapay zeka.
Bir tarafta mela. Diğer tarafta akademisyen.

Bunlar birbirinin düşmanı değil, güç katan tamamlayıcı değerler olarak görülmelidir.

Çocuklarımız robotik, kodlama, mühendislik, tıp, yabancı dil ve yapay zekayı öğrenirken kendilerine yabancılaşmamalıdır.

Melayê Bateyî’yi de bilmelidir. Feqîyê Teyran’ı da, Nehri’yi de, Mir Kalesi’ni de. Annesinin söylediği Kürdçe ninninin kıymetini de…

Köklü olmak, cihanşümul olabilmektir. Kökleri sağlam olanın ancak ufku geniş olabilir.

BİLGİNİN AHLAKI

Bizim medeniyet tasavvurumuzda bilgi tek başına makbul değildir.

Bilginin bir ahlakı vardır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Resulullah’a:
“Rabbim, ilmimi artır.”[9]
diye dua etmesi emredilir.

İlmin maksadı kibir üretmek değildir. İlim insana haddini, edebi, erdemi, hakkı ve kulluk mesuliyetini idrak ettirmelidir.

Bu yüzden Hakkari’nin yeni eğitim tasavvurunda başarıyı yalnızca sınav puanıyla ölçmemeliyiz.

Tabip yetiştirelim. Ama merhametli tabip.
Muallim yetiştirelim. Ama öğrencisini evladı gören muallim.
Mühendis yetiştirelim. Ama yaşadığı şehrin sorunlarını dert edinen mühendis.

Siyasetçi yetiştirelim. Ama adaleti menfaatinin ve nefsinin önüne koyan siyasetçi.
Alim yetiştirelim. Ama halkına yukarıdan bakmayan alim.

İlim, makam, servet; insanı halktan , ahlaktan ve adalet duygusundan yoksun kılıyorsa bir yerde eksiklik var demektir.

GÜNÜMÜZ HAKKARİ’SİNDE MEDRESENİN RUHU

Geçmişin medresesini bugüne birebir taşıyamayız. Taşımamız da gerekmez.
Fakat medresenin temsil ettiği insan yetiştirme iradesini hayatın her alanında yeniden düşünmek zorundayız.

Okulda, üniversitede, kütüphanede, evde, camide, dijital dünyada.

Bir öğretmenin sınıfında. Bir annenin evladına anlattığı hikayede…

Mesele yalnız bina değildir. Mesele insan yetiştirme iradesidir.

Meydan Medresemizin taşlarını sahipleneceğiz. Ama yalnız taşlarını değil, temsil ettiği ilim mefkuresini de görünür kılacağız.

Nehri’yi muhafaza eyleyeceğiz. Ama yalnız yapılarını değil, oradan cihana açılan ilim yolculuğunu da anlatacağız.

Feqîyê Teyran’ı koruyacağız. Ama onu yalnızca festival isimlerine hapsetmeyeceğiz, okuyacağız.

Melayê Bateyî’yi anacağız. Ama yalnız adını değil, dilimizi iman ve edebiyatla buluşturan mirasını anlayacağız.


SON SÖZ: YENİDEN İNSAN YETİŞTİRMEK

Birinci yazımızı Mir Kalesi ile bitirmiştik. Bu yazıyı medrese ile bitirelim.

Kale bize şunu söylüyor:
Bir zamanlar burada siyasi bir irade vardı.

Medrese ise başka bir şey haykırıyor:
Bir zamanlar burada insan yetiştirme iradesi vardı. Kanaatimce ikincisi daha kalıcıdır.
Çünkü kale yıkılır, saray yıkılır, yönetim değişir, sınırlar değişir. Ama yetiştirdiğiniz insan başka insanları yetiştirmeye devam ederse medeniyet paradigmanız yaşamaya devam eder.

Seyyid Taha’nın Nehri’de oluşturduğu ilim ve irşad ağının izlerini bugün dahi takip edebiliyoruz.[7]

Feqîyê Teyran asırlar öncesinden hala konuşuyor.[6]

Melayê Bateyî’nin Kürdçe mevlidi hala İslami ve içtimai hayatımızda yaşıyor. Meydan Medresesi hala ayakta.

Hepsi bize aynı hakikati söylüyor:
Taştan daha kalıcı olan insandır.
Öyleyse Hakkari medeniyetini yeniden ayağa kaldırmanın ilk işi daha fazla beton değildir.

Daha yüksek bina değildir. Daha büyük sloganlar hiç değildir.

Daha iyi insan yetiştirmektir. Diniyle, kimliğiyle, diliyle, ananeleriyle, coğrafyasıyla ve mazisiyle barışık…

Başka dillere ve kültürlere açık, İlim ve günün bilgisine vakıf, güzel ahlak sahibi, adalet duygusu güçlü insan yetiştirmenin gayesi içinde olmalıyız.

Kendi halkını seven ama başka halklardan nefret etmeye ihtiyaç duymayan. Kökleri Hakkari’de, ufku cihanda olan insan.

Çünkü bizim medeniyetimizin nihai eseri bina değildir. İyi, ahlaklı ve insanlığa hayırlı olan insandır. Ve biz hayırlı insan yetiştirme irademizi yeniden diriltmek mecburiyetindeyiz.

KAYNAKLAR VE NOTLAR

[1] Zeki Tan, “Taha-yı Hekkari”, TDV İslam Ansiklopedisi, EK-2, Ankara 2019, s. 571. Nehri’deki medrese ve irşad faaliyetleri hakkında.

[2] Kur’an-ı Kerim, Alak-1

[3] Kur’an-ı Kerim, Zümer-9

[4] Hakkari Üniversitesi Kent Müzesi, “Meydan Medresesi”. Kitabe, 1112/1700-1701 tarihi, vakıf sistemi ve medresenin eğitim düzeni hakkında.

[5] Kur’anı-ı Kerim, Rûm-22.

[6] Ahmet Özel, “Faki-yi Teyran”, TDV İslam Ansiklopedisi, 2020. Feqîyê Teyran’ın Müküs bağlantısı ve şiirlerindeki tarih kayıtları hakkında. Kaynak başlığının bibliyografik özgünlüğü nedeniyle TDV’deki madde adı aynen bırakılmıştır.

[7] Zeki Tan, “Taha-yı Hekkari”, TDV İslam Ansiklopedisi, EK-2, Ankara 2019, s. 571; Zeki Tan, “Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Talebelerinden Seyyid Taha el-Hakkari’nin İlmi Kişiliği”, Uluslararası Mevlana Halid-i Bağdadi Sempozyumu Bildirileri, Ankara 2012, s. 223-248.

[8] İsa el-Hakkari hakkında Eyyubi dönemi kronikleri ve çağdaş akademik çalışmalar. İsa el-Hakkari’nin Selahaddin Eyyubi çevresindeki ilmi, siyasi ve askeri rolü Hakkari Medeniyeti serisinin ilgili yazısında ayrıca ele alınacaktır.

[9] Kur’an-ı Kerim, Taha, 20/114.

Ek kaynak: Metin Tuncel, “Hakkari”, TDV İslam Ansiklopedisi, XV, İstanbul 1997.

Nihat Gür
Hakkari Medeniyeti Yazıları – II

Gelecek yazı: Toplum, Aşiret ve Birlik: Hakkâri’nin Sosyal Dokusu

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YASAL UYARI: Yazılan yorumlar hiçbir şekilde Hakkarihabertv.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
Nihat Gür Arşivi

BİR KALEDEN BİR MEDENİYETE-1

30 Eylül 2026 Çarşamba 20:20