Bilmiyorsanız zikir ehline sorun
Kaynak:Necmi Ertuş
Nebiler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) de bu minvalde “Cehaletten kurtulmanın yolu ehl-i zikre sormaktır.” buyurmuşlardır.
Zikir ehli, Kur’ân-ı Kerim’de “ulûl’elbab” olarak tarif edilmektedir. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 190 ve 191. âyetlerinde buyuruyor ki: “O ulûl’elbab), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken daima Allah’ı zikrederler.”
Kim daimî zikre ulaşmışsa o kişi ehl-i zikirdir. Zamanımızda bu insanların sayısı çok fazla değildir. Öyleyse neden bütün sahabe daimî zikrin sahibiydi de bugün zamanımızda bu insanlar az? Çünkü Kur’ân’ın temelini oluşturan tasavvufla beraber zikir de devre dışı kalmıştır. Böylece toplumun içerisinde ehl-i zikir sayısı giderek azalmıştır.
Ehl-i zikrin özelliği nedir?
• Ehl-i zikrin birinci özelliği daimî zikirdir.
• İkinci özelliği; daimî zikre ulaştığı için kalbinde hiçbir afet kalmamıştır. Tamamen afetlerin yerini faziletler almıştır. %98 fazl, %2 rahmet nuru. Yani karanlıkları kovan nurlar, nefsin kalbini bütünüyle işgal etmiştir.
• Üçüncü özelliği; o kişinin kalp gözü açılmıştır.
• Dördüncü özelliği; kalp kulağı açılmıştır.
Ehl-i zikir kademesi, Allah ile insan arasındaki 28 basamaklık merdiveninin son üç basamağını ifade eder.
*Ulûl’elbab basamağı (26. basamak).
*İhlâs basamağı (27. basamak).
*Sâlah basamağı (28. ve son basamak).
Bu makamların hepsinde daimî zikrin sahibi olmak söz konusudur. Onlar aynı zamanda ehl-i hikmettirler; Allahû Tealâ Bakara Suresinin 269. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse ona çok büyük hayır verilmiştir.” Çok büyük hayırdan murat, daimî zikirdir. Daimî zikrettikleri için devamlı hayır kazanırlar.
Onlar aynı zamanda ehl-i tezekkürdürler, Kur’ân’daki hangi âyete baksalar onun hangi basamağa ait olduğunu derhal bilirler. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 7. âyet-i kerimesinde tezekkürün ulûl’elbabın bir vasfı olduğunu bildiriyor:
3/ÂLİ İMRÂN-7: “…ancak Ulûl'elbab (daimî zikrin ve sırların sahipleri) tezekkür edebilir.”
Bir mütefekkirle (düşünürle) bir mütezekkir (tezekkür ehli) birbirinden tamamen farklı iki yapının sahibidir. Dînde kökleşmiş olan rüsuh sahipleri (râsihûn), ilim boyutunda derinleşmiş kimselerdir. Ancak tezekkür ehli, bunun ötesinde irfan ve mânâ boyutunda Kur’ân’ın ruhuna nüfuz etme yetkisine sahiptir.
Öyleyse din, ehl-i zikirden yani irşad makamının sahiplerinden öğrenilir ve yaşanır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim muhkem ve müteşabih âyetlerden oluşur. Muhkem âyetler, anlamı açık ve kesin olan âyetlerdir. Ayrıca özel bir izah gerektirmez. Müteşabih âyetler ise mutlaka izaha muhtaç, mânânın derinine inilerek ruhundan hareketle sonuca ulaştırılacak olan âyetlerdir. Bu sebeple kişi, müteşabih âyetlerin mânâsına kendi başına ulaşamaz.
Allahû Tealâ, bilmediğimiz konularda zikir ehline müracaat etmemizi emretmektedir. Ehl-i zikre sormak, Kur’ân’ın hakikatlerini öğrenmenin ve Allah’ın gösterdiği yolda ilerlemenin bir vesilesidir. Ehl-i zikre müracaat eden kişi, Kur’ân’ın mânâsını öğrenir, Allah’a ulaşma yolunda ilerler ve Allah’ın kendisi için hazırladığı mutluluğa adım adım yaklaşır.
Sahâbe, kâinatın en sevgili mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e tâbî olarak son merhalede kendileri de birer zikir ehli olmuşlardır. Osmanlı’da da mürşidin önemini gösteren pek çok örnek vardır. İstanbul’un fethi, Fatih Sultan Mehmet’in mürşidi Akşemseddin Hazretleri’nin emirleriyle gerçekleşmiştir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de istişarenin önemine işaret ederek şöyle buyuruyor: “İstihare eden aldanmaz, istişare eden de pişman olmaz.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, VI, 365.)
Allah’ın hakikatlerini öğrenmek isteyen kişi, Allah’ın gösterdiği vesilelere müracaat etmelidir. Öyleyse Allahû Tealâ’nın ilmini ve hikmetini öğrenmek, Kur’ân’ın mânâsına nüfuz etmek ve Allah’a ulaşma yolunda ilerlemek için zikir ehline sorun.
Allah hepinizden razı olsun.