Leyla Sapmaz
Çocukluğun Hasat Zamanı
Oliver Twist’in çamurlu Londra sokaklarında bir kase sıcak çorba için uzattığı o titrek el ve yetimhanenin soğuk duvarları arasında yankılanan “Lütfen efendim, biraz daha verebilir misiniz?” sorusu, aslında sadece 19. yüzyılın İngiltere’sine ait değildi. Çocukken televizyon ekranından veya bir kitabın yıpranmış sayfalarından bu hikayeyi izlerken yüreğimizi ağzımıza getiren o tarifsiz heyecan, korunaklı dünyamızdan dışarıdaki adaletsizliğe attığımız ilk bakıştı belki de.
O zamanlar bu sadece iyi yazılmış bir hikâyeydi; karanlığın içinden aydınlığa çıkılan, masumiyetin her şeye rağmen kazandığı bir kurgu... Büyüdükçe içimizdeki o çocuksu heyecan, yerini derin ve sızlatan bir gerçeğe bırakıyor. Çünkü zaman değişse de, dekorlar ve yüzyıllar yenilense de masumiyetin acımasız dünyayla olan imtihanı hiç değişmiyor.
Bir çocuğun gözlerindeki masumiyet, yeryüzünün en saf, en el değmemiş toprağıdır. Ancak bugün o toprağa ne ekildiğine baktığımızda, insanlığın koskoca bir utanç tablosuyla karşılaşıyoruz. Yıllar önce bir roman kahramanının kurgusal çilelerine kalbimiz çarparak üzülürken, bugün haber bültenlerinde, sosyal medya akışlarında Gazze’de ve savaşın gölgesindeki binlerce coğrafyada gerçek çocukların hayatta kalma mücadelesini izliyoruz. Gazze’nin yıkıntıları arasında, toza bulanmış bir çocuk yüzü, Oliver Twist’in yetimhanedeki sessiz çığlığının ete kemiğe bürünmüş halidir. Dünyanın uygarlaştığını, insan haklarının merkeze alındığını iddia ettiği bir çağda, masumiyet hâlen bombaların, açlığın ve kirli politik hesapların arasında fütursuzca feda ediliyor.
Oysa tüm dünya çocukları aynı evrensel dili konuşur. Oyunun, şaşkınlığın, sınır tanımayan merakın ve koşulsuz sevginin dili... Siyah veya beyaz, Doğulu veya Batılı fark etmez; gökyüzüne uçurtma salan bir çocuğun neşesi her kültürde aynıdır. Fakat yetişkinlerin kurduğu o hırslarla örülmüş dünyada çocukluk, çok erken biçilen bir ekin gibi topraksız, susuz ve güneşi çalınmış halde bırakılıyor. Bir yanda oyuncak dağları içinde neşesini yitiren çocuklar, diğer yanda bir yudum temiz su ve güvenli bir uyku için mucize bekleyenler...
İşte tam da bu yüzden, insanlık olarak kendi ektiğimizi biçeceğimiz o büyük "hasat zamanı" ile yüzleşmek zorundayız. Hasat zamanı sadece toprağın altın sarısı başaklar vermesi, bereketin kutlanması demek değildir; aynı zamanda ne ektiysek onu tartacağımız, vicdan terzisine çıkacağımız o büyük hesaplaşma anıdır. Bugün çocukların o saf dünyasına savaş, yoksulluk, göç yolları ve derin bir ilgisizlik ekersek, yarının hasadında biçeceğimiz tek şey öfke, sevgisizlik ve karanlık bir dünya olacaktır. Toprağa düşen her çocuk gözyaşı, yarının çoraklığının habercisidir.
Masumiyeti gerçekten koruyabildiğimiz, Gazze’den Afrika’ya, arka sokaklardan mülteci kamplarına kadar tüm dünya çocuklarına güvenle büyüyecekleri bir gökyüzü sunabildiğimiz gün, insanlık gerçek, adil ve bereketli bir hasat toplamış olacak. Çünkü bir çocuğun kalbi yalnızca seksek oynarken, bir salıncakta gökyüzüne yükselirken ya da mutlu sonla biten bir hikaye dinlerken heyecanlanmalıdır; gökten düşen bombaların sesini dinlerken değil.