Hirono'nun sessiz bakışı: Pop Mart'ın hüzünlü çocuğu neden bu kadar sevildi?
Kaynak:Perihan Önal
Gözler biraz aşağıya bakıyor, sanki yerde bir şey arıyormuş ya da çok uzaklardaki bir anıyı düşünüyormuş gibi. Kaşlar hafifçe çatık ama öfkeden değil, bir tür dalgınlıktan. Dudaklar kapalı, ne gülümsüyor ne de ağlamaklı. Yanaklarda belli belirsiz bir kızarıklık var, belki soğuktan, belki utançtan. Bu yüz size bir şey söylemiyor, ama bir şey sakladığı belli. Karşısında birkaç saniye durduğunuzda, garip bir şekilde onun ne düşündüğünü değil, sizin ne hissettiğinizi merak etmeye başlıyorsunuz.
Hirono'yla ilk karşılaşma çoğu zaman böyle olur. Pop Mart'ın rengârenk raflarında, gülen, göz kırpan, dil çıkaran karakterlerin arasında bu küçük çocuk bambaşka bir frekansta durur. Dikkat çekmek için bağırmaz, sadece bakar. Ve belki de tam bu yüzden, bir kez gördükten sonra aklınızdan kolay kolay çıkmaz.
Bir tasarımcının iç sesi
Hirono, tasarımcı Lang'ın imzasını taşıyan bir karakter. Lang'ın çizgisi, ilk bakışta sade görünse de derin bir duygusal katman taşır. Karakterin yüzü, abartılı ifadelerden kaçınan, neredeyse belgesel bir gerçeklikle çizilmiş gibidir. Bu, sevimli figür dünyasında alışık olduğumuz büyük gözlü, kocaman gülümsemeli tasarım anlayışından bilinçli bir sapma.
Karakterin etrafında dolaşan temalar da bu sessizliğin bir uzantısı: yalnızlık, büyümenin getirdiği karmaşa, kendini ifade edememe, anlaşılma arzusu. Hirono, dünyayı ilk kez fark etmeye başlayan ve fark ettikçe biraz ürken bir çocuğun portresi gibi. Seriden seriye farklı kılıklar, farklı kostümler ve farklı sahnelerle karşımıza çıkar, ama bakış hep aynı kalır. Kostümler değişse de altındaki çocuk değişmez; her kılık, bir tür saklanma halinin başka bir biçimi gibi okunabilir.
Tasarımcının karakteri bu kadar içe dönük kurgulaması tesadüf değil. Figür dünyasında yıllarca neşe, enerji ve sevimlilik satıldı. Bu anlayış elbette hâlâ güçlü ve pek çok koleksiyoncunun rafında yer alıyor. Ancak insanların duygu dünyası yalnızca neşeden ibaret değil. Hirono, çoğu zaman görmezden gelinen o gri alanı, adı konmamış hüznü, sebepsiz sıkıntıyı, kalabalık içindeki yalnızlığı temsil ediyor. Bu yüzden onu seven biri, aslında kendi içindeki o sessiz köşeyi sevmeyi öğreniyor.
Figürlerin fiziksel tasarımı da bu atmosferi destekliyor. Renk paletleri çoğunlukla yumuşak, soluk, hafif kirli tonlardan oluşuyor. Kıyafetler sade, pozlar mütevazı. Karakter genellikle ayakta duruyor, bazen başını eğmiş, bazen ellerini arkasında birleştirmiş, bazen de öylece bir yere oturmuş halde. Hiçbir şey abartılmamış. Bu sadelik, Hirono'yu bir vitrin nesnesinden çok küçük bir heykel gibi hissettiriyor. Bir sanat galerisinin köşesinde, bir portre fotoğrafının yanında duruyormuş gibi.
Lang'ın Hirono'yla anlattığı, aslında bir büyüme hikâyesi. Çocukluktan ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe geçerken hepimizin yaşadığı o belirsizlik. Dünyanın beklediği kişi ile içimizde taşıdığımız kişi arasındaki mesafe. Bu mesafeyi kapatamamanın verdiği o hafif burukluk. Karakterin yüzünde gördüğümüz ifade, bu mesafenin ta kendisi. Ne tam bir mutluluk ne tam bir mutsuzluk; sadece anlamaya çalışan, anlaşılmayı bekleyen bir bakış.
Koleksiyoncular arasında sık dile getirilen bir gözlem var: hirono figürleri, kişinin o gün hangi ruh halinde olduğuna göre farklı görünüyor. Mutlu bir günde karakterin dalgınlığı sevimli, hatta biraz komik gelebiliyor. Zor bir günde ise aynı yüz, size eşlik eden sessiz bir arkadaşa dönüşüyor. Bu çift yönlü okuma, iyi tasarlanmış karakterlerin ortak özelliği. Duygu dayatmıyorlar, izleyiciye alan bırakıyorlar.
Rafın öbür ucundakilerle farkı
Pop Mart evreni kalabalık ve rengârenk bir dünya. Bu dünyada her karakterin kendine özgü bir kişiliği, bir tavrı var. Hirono'nun farkını anlamak için onu bu komşularının yanına koymak yeterli.
Kasing Lung'un muzip canavarı Labubu, yaramazlık ve oyunbazlıkla tanınıyor. Dişlerini göstererek sırıtan yüzü, dünyaya meydan okuyan bir enerji taşıyor. Xiong Miao'nun tasarladığı Skullpanda ise karanlık, gotik, her seride farklı bir tema etrafında kurgulanmış, neredeyse sinematik bir estetiğe sahip. Molly Lipsitz'in CryBaby karakterleri de hüzünle ilişkili, ama onların hüznü dışa vurumcu: gözyaşları akıyor, duygu açıkça ortada, adeta haykırıyor. Hirono'nun sert gövdeli figürleri, masa üstünde sergilenmek üzere tasarlanan vinil koleksiyon figürleri arasında kendine özgü, sakin bir duruş sergiliyor.
Bu karakterlerin her biri, kendi tasarımcısının dünyaya bakışından izler taşıyor. Labubu'da Avrupa masallarının muzipliği, Skullpanda'da karanlık bir sahnenin gerilimi, CryBaby'de ise duygularını saklamayı reddeden bir samimiyet var. Hepsi aynı rafı paylaşabiliyor, çünkü her biri insan ruhunun başka bir köşesine sesleniyor. Aralarındaki bu çeşitlilik, figür dünyasının neden yalnızca çocuklara hitap etmediğini de açıklıyor.
Hirono ise bunların hiçbirine benzemiyor. Labubu gibi kahkaha atmıyor, Skullpanda gibi dramatik bir sahne kurmuyor, CryBaby gibi gözyaşlarını göstermiyor. Onun hüznü içeride. Ağlamıyor, ama ağlamak üzere olduğunu da söyleyemezsiniz. Sadece düşünüyor. Bu içe dönüklük, Hirono'yu Pop Mart ailesinin en sessiz ama belki de en derin üyesi yapıyor.
Bu fark, karakterin hitap ettiği kitleyi de belirliyor. Labubu'yu çantasına takan kişi çoğu zaman eğlenceli, sosyal, trendleri takip eden biri. Skullpanda koleksiyoncusu estetik ve tema odaklı. CryBaby hayranı duygularını açıkça yaşamaktan çekinmeyen biri. Hirono'yu seçen kişi ise genellikle biraz daha içe kapanık, gözlemci, kalabalıktan çok yalnızlığı seçen biri. Tabii bu genellemeler kesin değil. Pek çok koleksiyoncu bu karakterlerin hepsini aynı rafta, aynı sevgiyle bir arada tutuyor. Ama Hirono'nun raftaki yeri, genellikle biraz daha köşede, biraz daha sessiz bir noktada oluyor.
Bu karakterlerin hepsi aynı çatı altında, aynı üretim anlayışıyla, benzer bir kalite standardıyla hazırlanıyor. Orijinal Pop Mart figürleri arasında dolaşırken, farklı tasarımcıların farklı duygu dünyalarını nasıl üç boyutlu nesnelere dönüştürdüğünü görmek, koleksiyonculuğun belki de en zevkli tarafı. Bir yanda kahkaha, bir yanda gotik bir masal, bir yanda gözyaşı ve hepsinin arasında, sessizce bakan bir çocuk.
Sürpriz kutu formatı da Hirono'nun ruhuyla ilginç bir uyum içinde. Diğer karakterlerde kutuyu açma anı genellikle coşkulu bir heyecanla yaşanıyor. Hirono'da ise bu an daha içsel bir deneyime dönüşüyor. Folyoyu açtığınızda karşınıza hangi kılıkta, hangi ruh halinde bir çocuğun çıkacağını bilmiyorsunuz. Ve çıkan figür, bazen tam da o gün hissettiğiniz şeyi yansıtıyor gibi görünüyor. Koleksiyoncuların bu tesadüfü bir tür işaret gibi yorumlaması, karakterin ne kadar kişisel bir bağ kurduğunu gösteriyor. Serilerde düşük olasılıkla çıkan gizli figürler ise bu arayışa ayrı bir katman ekliyor.
Koleksiyoncunun aynası
Bir figürü neden sevdiğimizi açıklamak her zaman kolay değil. Kimi zaman bir renk, kimi zaman bir poz, kimi zaman sadece o anki ruh halimiz belirleyici oluyor. Hirono'da ise bu bağ genellikle daha tarif edilebilir: insanlar onda kendilerini görüyor.
Kalabalık bir şehirde yalnız hisseden bir öğrenci, uzun mesailerin ardından eve dönen bir çalışan, büyümenin ağırlığını omuzlarında taşıyan bir genç. Bu insanların her biri, Hirono'nun o dalgın bakışında kendi hikâyesinden bir parça buluyor. Karakter onlara "yalnız değilsin" demiyor, çünkü hiçbir şey demiyor. Ama o sessizlik, sözlerden daha güçlü bir eşlik sunuyor. Bir masanın köşesinde duran küçük bir figür, zor bir günün sonunda insanın içini hafifletebiliyor.
Bu tür bir duygusal bağ, koleksiyonculuğun anlamını da değiştiriyor. Figür toplamak artık yalnızca seriyi tamamlama, nadir parçayı bulma ya da raf düzenleme meselesi değil. Kimi zaman bir tür duygusal günlük tutmaya dönüşüyor. Her figür, alındığı dönemin, o dönemde hissedilenlerin küçük bir hatırası oluyor. Hirono gibi duygu yüklü karakterler, bu günlüğün en içten sayfalarını oluşturuyor.
Karakterin sosyal medyada yarattığı ilgi de bu kişisel bağla ilişkili. Koleksiyoncular Hirono figürlerini fotoğraflarken genellikle loş ışıkları, yağmurlu pencere kenarlarını, yalnız bir kitap sayfasını ya da boş bir bank görüntüsünü tercih ediyor. Bu fotoğraflar, figürün kendisinden çok, figürün çağrıştırdığı bir duyguyu anlatıyor. Hirono burada bir oyuncak olmaktan çıkıyor, bir anlatım aracına dönüşüyor.
Hirono koleksiyonuna başlamak isteyenlere deneyimli koleksiyoncuların verdiği öneri de karakterin ruhuna uygun: acele etmemek. Bir seriyi baştan sona tamamlamaya çalışmak yerine, önce içinize dokunan tek bir figürle başlamak. Onu birkaç hafta masanızda tutmak, farklı saatlerde, farklı ışıklarda ona bakmak. Hirono hızlı tüketilecek bir karakter değil; zamanla açılan, her bakışta başka bir ayrıntı gösteren bir figür. Koleksiyon büyüdükçe, her yeni parçanın öncekilerle nasıl bir sessiz diyalog kurduğunu fark etmek de ayrı bir keyif veriyor.
Sergileme konusunda da karakter kendine özgü bir yaklaşım istiyor. Parlak, kalabalık bir rafta diğer figürlerin arasına sıkıştırılmış bir Hirono, sesini kaybediyor. Ona biraz boşluk bırakmak, yanına küçük bir bitki, eski bir kitap ya da sade bir çerçeve koymak, figürün anlattığı hikâyeyi güçlendiriyor. Doğrudan güneş ışığından uzak, yumuşak bir ışık alan bir köşe, hem boyaların korunması hem de o dalgın ifadenin öne çıkması için en uygun yer. Kimi koleksiyoncular figürlerini birbirine bakacak şekilde yerleştirerek, sanki aralarında sessiz bir sohbet geçiyormuş gibi küçük sahneler kuruyor.
Popüler bir karakter olmanın bedeli ise taklit ürünler. Hirono'nun sade tasarımı ilk bakışta kolay kopyalanabilir gibi görünse de orijinal figürlerdeki ince yüz işçiliği, boya geçişlerinin yumuşaklığı ve gözlerdeki o özel ifade, taklitlerde çoğu zaman kaybolur. Kopya bir figürde bakış ya fazla boş ya da fazla sert olabilir. Kutunun baskı kalitesi, üzerindeki doğrulama kodu ve fiyatın şüphe uyandıracak kadar düşük olup olmaması, dikkat edilmesi gereken işaretlerin başında geliyor. Hirono gibi duygu yüklü bir karakterde, yüzdeki küçük bir bozukluk bile figürün bütün anlamını değiştirebiliyor. Bu yüzden orijinal ürün satan, kutuları mühürlü gönderen bir satıcıdan almak, koleksiyonun ruhunu korumak açısından önemli.
Hakkari'nin uzun kış akşamlarında, dışarıda kar sessizce yağarken bir pencere kenarında duran küçük bir Hirono figürünü düşünün. Belki bu görüntü, karakterin neden bu kadar sevildiğini en iyi anlatan sahnedir. Gürültülü bir dünyada sessiz kalmayı seçen, gülümsemek zorunda hissetmeyen, sadece olduğu gibi var olan bir çocuk. Ve ona bakan herkes, bir anlığına kendi içindeki o sessiz çocukla karşılaşıyor.
Hirono'nun başarısı, figür dünyasına önemli bir şey hatırlattı: sevimlilik tek yol değil. İnsanlar yalnızca neşeli olanı değil, anlaşıldıklarını hissettikleri şeyi de seviyor. Lang'ın hüzünlü çocuğu, koleksiyon raflarında yerini tam da bu yüzden buldu. Kimseyi güldürmeye çalışmadan, kimseyi etkilemeye uğraşmadan, sadece bakarak.