Av. Azad Keskin
BİR ŞEHİR, İKİ KAYIT
Türkiye’nin bazı şehirleri vardır; geri bırakıldıkları için değil, gerçeğiyle yüzleşilmek istenmediği için suskundurlar. Hakkâri, uzun yıllar bu suskunluğun içine sıkıştırılmış bir şehir oldu. Sorunları bilinmiyor değildi; biliniyordu. Ama konuşmak, bedel gerektiriyordu.
Aynı bedeli ödemeyi bu şehirden iki isim göze aldı.
Biri yerelde, biri merkezde; biri sokakta, biri kürsüde.
Farklı alanlarda durdular ama aynı sorumluluğu taşıdılar: hakikati kayda geçirmek.
Yerelin Onuru
İlk figür, yerel yönetimde görev aldı. Belediyeyi teknik bir idare alanı olarak değil, doğrudan insan onurunun savunulduğu bir sorumluluk alanı olarak gördü. Dili yumuşatmadı, ama çarpıtmadı da. Sorunları süslemedi; olduğu gibi söyledi.
TRT GAP programında, bakanlık temsilcileri ve üst düzey bürokratların bulunduğu bir yayında Hakkâri’nin bütün meseleleri açıkça dile getirildi. Programdan sonra kurduğu tek cümle, bir yerel yöneticinin merkezi idareye bıraktığı en net kayıtlardan biri olarak hafızalara kazındı:
“Bu programda ilin bütün sorunları dile getirildi.”
Bu cümle bir memnuniyet ifadesi değildi.
Bu, “artık kimse bilmiyordum diyemez” demenin en soğukkanlı yoluydu.
Onu yakından tanıyan, kendisiyle 1989 yılında Hakkâri’de röportaj yapan bir gazeteci, aralarındaki düşünce farklarına rağmen şu tanıklığı kayda geçiriyordu:
“Düşünce dünyalarımız farklıydı, aramızda uçurumlar vardı ama buna rağmen müştereklerimiz de vardı. Abdurrahman Keskin, soy ismiyle müsemma keskin bir insandı. Sözünü esirgemiyordu, cesur ve ataktı. Belediye başkanlığı yapmış ve isminin önüne unutulmayacak bir ‘Başkan’ unvanı eklemeyi başarmıştı.”
Bu tanıklık, onun siyaset tarzını özetler: Uzlaşan ama eğilmeyen, cesur ama sorumsuz olmayan bir çizgi.
Aynı röportajda aktarılan ve bugün bile ağırlığını koruyan şu cümle ise, onun devlet–vatandaş ilişkisine bakışını bütün çıplaklığıyla ortaya koyar:
“Akşamın alaca karanlığı köye çöktüğünde PKK’lıların kapısını çaldığı kişi Kenan Evren olsa, o da ekmek vermek zorunda kalacaktır. Suçlu PKK’lılara ekmek vermeye mecbur kalan vatandaş değil; vatandaşını koruyamayan devlettir.”
Bu söz, şiddeti meşrulaştıran bir cümle değildir.
Bu söz, korku altında bırakılmış yurttaşın ahlaki olarak suçlanamayacağını, asıl sorumluluğun güvenliği sağlayamayan devlette olduğunu söyleyen sert ama adil bir tespittir. Bu yüzden unutulmamıştır.
Merkezin Vicdanı
İkinci figür, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeydi. Kürsüyü bir vitrin olarak değil, bir kayıt alanı olarak kullandı. Hakkâri’nin yıllardır biriken sorunlarını geçici gündemlerin arasına sıkıştırmadan, tutanaklara geçirdi.
Bir konuşmasında Hakkâri’yi tek bir cümleyle tarif etti:
“Devlete ait bir tek fabrikanın bile bulunmadığı tek il olma özelliğini hâlâ korumaktadır.”
Bu, dramatik bir anlatım değil; devlet politikalarının sonucuna dair net bir teşhistir.
Aynı konuşmada göç olgusunu anlatırken kurduğu cümle ise Meclis kayıtlarında hâlâ durmaktadır:
“Vatandaşlarımızın başka ülkelere sığınmak zorunda kalması onur kırıcıdır, utanç vericidir.”
Ve kürsüden yönelttiği şu soru, aslında bütün konuşmalarının özeti gibidir:
“Bu anlayışla mı sorunlar çözülecek?”
Soru basittir, hedefi açıktır. Yanlış yöntemlerle doğru sonuç alınamayacağını yüzlere vuran bir sorudur bu.
Bu iki isim farklı alanlarda görev yaptı. Biri yerelde, biri merkezdeydi. Ama durdukları yer aynıydı: halkın onuru. Güce yaslanmadılar, suskunluğu tercih etmediler. Bulundukları makamları gerçeği gizlemek için değil, açığa çıkarmak için kullandılar.
Arkalarında her zaman insanlar vardı. Bugün hâlâ sevgiyle, saygıyla ve minnetle anılmaları; görev süresiyle sınırlı kalmayan bir itibarın sonucudur. Bu, siyasette nadir görülen bir mirastır.
Yerelde dimdik duran o belediye başkanının adı Abdurrahman Keskin’di.
Merkezde Hakkâri’nin sesini tutanaklara kazıyan o milletvekilinin adı Cumhur Keskin’di.
Bu yazı vesilesiyle, her ikisini de ölüm yıldönümlerinde; cesaretleri, hakikate sadakatleri ve bu şehre bıraktıkları ahlaki miras nedeniyle sevgi, saygı ve minnetle anıyorum.