Leyla Sapmaz
Gölgeler panayırı ve adaletin şaşmaz saati
Orta Çağ’ın sisli bir Avrupa kentinde, pencerelerini aydınlığa sıkı sıkıya kapatmış, güneşi pek sevmeyen bir zümrenin hikâyesi anlatılır. O dönemde cehalet, yalnızca bilgi eksikliği değil; organize bir refleks, kolektif bir sığınaktı. Kendine ait bir ışığı, tek başına ayakta duracak bir fikri olmayanlar için en güvenli alan, rüzgârın ne yönden eseceğinin belli olmadığı puslu havalardı. Çünkü sis, kimin nerede durduğunu, kimin kiminle yürüdüğünü gizleyen mükemmel bir örtüydü.
Fakah tarihin o karanlık sayfalarında, bu puslu havaların müdavimlerinin kalplerinde taşıdıkları devasa ve görünmez bir yüke rastlanır: Suçluluk psikolojisi.
Gölgelerde el yordamıyla iş çevirenler, fısıltı mekanizmalarını birer kılıç gibi kullananlar, dışarıdan ne kadar cüretkâr görünürlerse görünsünler, içlerinde hep o aynı yankıyla yaşarlardı. Hakikatin çizgisi dışına çıkan, başkasının emeğini ve niteliğini kurgularla aşındırmaya çalışan herkes, görünmez bir saatin tiktaklarına mahkumdu. Bugünün tabiriyle "sobelenme", yani o kaçınılmaz yüzleşme anının korkusu, attıkları her adıma sinmişti.
O dönemin en trajik manzarası ise, meşhur cadı avlarında somutlaşırdı. Kendi sığlıklarını ve yetersizliklerini gizlemek isteyen yapay ittifaklar, toplumun zeki, üreten ve şifacı insanlarını hedef tahtasına oturturdu. Akıl ve erdem sahibi insanları tasfiye etmek için kurulan o engizisyon kürsüleri, aslında derin bir cehaletin hakikat karşısındaki çaresizliğinden başka bir şey değildi. Şehrin ortak imkânlarını ve unvanlarını birer şahsi mülk gibi kullanarak, kendilerine ait olmayan emanet bir güçle başkalarına nizam vermeye kalkarlardı. Fısıltıların gücüne inanarak, aklın ve hakikatin sahiplerine karşı suni fırtınalar estirirlerdi.
Oysa tarih, bu büyük yanılgının her defasında nasıl sessizce çöktüğünü yazar.
Engizisyon mahkemeleri kurulsa da, cadı avları çılgınlık noktasına ulaşsa da, o dönemin dâhilerini ve düzgün insanlarını yok etmeye çalışan organize cehalet asla galip gelemedi. Asılsız fısıltıların değil, yalnızca hakikatin ve evrensel yasaların itibar gördüğü o sarsılmaz dengede, yalanlar her zaman tarihin çöp sepetine döndü. Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenleri susturmaya çalışanların adları unutuldu, ancak o gerçeği haykıranlar insanlığın meşalesi oldu.
Bu satırlar, zamanın ve aklın o değişmez yasasının bir kaydıdır. Sisi ne kadar koyulaştırırsanız koyulaştırın, güneşin doğuşuna ve gerçeğin aydınlığına engel olamazsınız. Evrensel hukuk, aklın ve doğanın kendi iç dengesi, ağır işleyen ama zerrece şaşmayan bir terazi gibidir.
Gün gelir o gölgeler panayırı dağılır, emanet zırhlar bedene ağır gelir. Hukukun o serinkanlı ve sarsılmaz yüzü belirdiğinde, hakikat sahteliği tam kalbinden yakalar ve cehaletin kurgusu kendi üzerine çöker. Zeki ve onurlu insanlar tarihin sokaklarında yine aynı sükûnetle yürümeye devam ederken, geriye yalnızca adaletin o değişmez ayak sesleri kalır.