Ormanın derinliklerinde, devasa tomrukların arasında çalışan Hamit’i düşünün. Hamit için o tomruklar sadece odun değil, çocuklarının rızkı, köyünün potansiyelidir. Ancak Hamit bilir ki; tek başına bir tomruğu sırtlamak insanı yorar, ama o tomruklardan bir okul, bir kooperatif, bir gelecek inşa etmek dayanışma ister. Hamit’in balta vuruşundaki ritim, aslında uyanışın sesidir.
Köyün meydanındaki asırlık çınarın altında oturan Hatice Nine, bize o meşhur “müminin ferasetini” hatırlatır. O, olayların sadece görünen yüzüne değil, ötesine bakar. Şehre gider gençlerin ardında hüznü de görür, toprağa küsen köylünün sızını da. Onun dilinde feraset; toprağın dilini anlamak, komşusunun açlığını hissetmek ve “Bazen olmaz evladım, ama olmamasında da bir hayır vardır” diyerek tevekkülle yeniden başlamaktır. Hatice Nine’nin bilgeliği, gerçek samimiyetin kitabıdır.
Köyün makus talihini değiştirecek olan ise Hakan Öğretmen’in sınıfındaki o ışıltılı gözlerdir. Şehre göçü önlemenin yolu, şehri köye “imkân” olarak getirmekten geçer. Okuyan çocuklar, sadece diplomaya değil, köylerini kalkındıracak tarım teknolojilerine, modern hayvancılığa ve dijital dünyaya gözlerini açıyorlar. Onlar, Hamit’in kaba gücünü, bilginin zarafetiyle birleştiriyor.
Peki, üretim nasıl artar? Şehre göç nasıl durur? Cevap, genlerimizde saklı olan o kadim kavramda: İmece.
Sadece iş gücünü değil, aklı ve sermayeyi birleştirmek. Küçük bahçelerden devasa bir kooperatif bilincine geçmek. Birinin tarlası yanarken diğerinin uykusunun kaçması…Belki bir Köy Kalkınma Sandığı projesi…
Sonuç olarak, kalkınma yerelden başlar. Kalkınma, Hamit’in tomruk çektiği o dağ yollarında, Hakan Öğretmen’in tahtasında ve Hatice Nine’nin dualarında başlar. Eğer bizler zannı bir kenara bırakıp, samimiyetle elimizi taşın altına koyarsak; köylerimiz birer terk edilmiş virane değil, üretimin ve huzurun merkezi olur.
Bir köyün kurtuluşu, dirilişin temelidir bazen. Şimdi, o eski samimi ve riya bulaşmamış imece ruhunu, modern dünyanın bilgisiyle harmanlama vaktidir.