Erol Hanlıgil
YOLUN SUSTURDUĞU ŞEHİR: HAKKARİ
21. yüzyıl…
İnsanlığın uzaya uydu gönderdiği, yapay zekâyla konuştuğu, saniyeler içinde kıtalar aştığı; mesafelerin anlamını yitirdiği, sınırların kalktığı, bir tuşla dünyanın öteki ucuna ulaşıldığı bir çağ.
Ama bu çağın ortasında, zamanın dışında kalmış gibi duran, kaderiyle ve yalnızlığıyla sınanan bir şehir var: HAKKARİ
Kadim bir hafızanın üzerine kurulmuş bu şehir, dağların omzunda, tarihin derinliklerinde sessizce nefes alırken; yolları hâlâ kırılgan, bağlantıları hâlâ kopuk, umutları hâlâ “yarın açılır mı?” sorusuna bağlı.
Kapanan her yol, sadece araçların geçişini değil; bir çocuğun eğitimini, bir hastanın umudunu, bir ailenin yarınını da durdurur.
Bir yol kapanır…
Ve sadece asfalt değil, hayat da kapanır.
Ambulanslar gecikir, hastalar bekler, ihtiyaçlar karşılanamaz.
Bir öğrencinin sınavı, bir annenin umudu, bir esnafın rızkı… hepsi bir yolun keyfine kalır.
Sanki kader, coğrafyanın içine mühürlenmiş gibidir.
Oysa yol dediğin sadece bir ulaşım hattı değildir; yol, bir şehrin dünyaya açılan damarlarıdır. Damarlar tıkandığında şehir de tükenir.
Bugün Van ile arasındaki mesafe kilometreyle değil; belirsizlikle, bekleyişle, kapanan geçitlerle ölçülür.
Alternatifin olmaması, seçeneğin bulunmaması; modern çağda eksiklik değil, doğrudan bir ihmalin ilanıdır.
Teknolojinin gölgesinde yaşayan bu şehirde, fiber internetten önce açılması gereken yollar vardır. Akıllı şehir projelerinden önce kurulması gereken basit ama hayati bağlantılar…
Çünkü yol yoksa; ekonomi aksar, eğitim geriler, sağlık gecikir.
Yol yoksa; insan bulunduğu yerde değil, hayallerinde de sıkışır. Ve bu sıkışmışlık en çok gençlerin gözlerinde görünür. Gitmek isterler ama yol yoktur. Kalmak isterler… ama hayat ilerlemez.
Bir şehir düşünün;
yüzyılların mirasını taşıyor, kültürüyle ve insanıyla dimdik ayakta…
Ama bir kar, bir yağmur yağışıyla dünyadan kopuyor.
Bu sadece coğrafya meselesi değil.
Bu, eşitlik meselesi.
Bu, vatandaşlık meselesi.
Bu, çağdaşlık meselesi.
21. yüzyılda bir şehir hâlâ “ulaşılabilir” olmak için mücadele ediyorsa, sorun şehirde değil; o şehre ulaşamayan sistemdedir.
Hakkari suskun görünüyor belki ama aslında düşünüyor. Bu suskunluk, coğrafyanın değil, yönetim anlayışının da yansımasıdır.
Çünkü gerçek şu:
Yıllardır konuşulan, raporlara giren, gündeme gelen bu sorun hâlâ çözülemiyorsa, mesele imkânsızlık değil; iradedir.
Bir şehir tek bir yola mahkûm ediliyorsa, eksik olan asfalt değil; vizyondur.
Ve artık açıkça söylenmelidir:
Bir işi yıllarca yapmamak, sadece gecikme değildir. Bu, sorumluluğu ertelemek; bir şehrin hayatını beklemeye almak demektir. Daha acı olan ise şudur: Hayati bir konuda işi ehline teslim etmek yerine; liyakatsiz tercihlerle, günübirlik çözümlerle, geçici dokunuşlarla ilerlenmeye çalışılmasıdır.
Oysa yol dediğin;
hesap, mühendislik, öngörü ve ciddiyet ister.
Yol, “olur gibi yapmakla” değil,
“gerçekten yapmakla” var olur.
Bir şehir düşünün;
insanı sabırlı, coğrafyası zorlu, tarihi derin…
Ama her kış aynı cümleyi kuruyor:
“Yol açık mı?”
Bu soru artık doğaya değil, yıllardır çözüm üretmeyen anlayışa sorulmalıdır.
Çünkü mesele kar değil…
Mesele hazırlıksız yakalanmaktır.
Mesele imkânsızlık değil…
Mesele öncelik vermemektir.
Ve en önemlisi:
Mesele sadece bir yol değildir.
Mesele bir şehrin kaderinin önemsenmemesidir.
Hakkari artık sadece bekleyen bir şehir değil.
Hakkari, geciktirilmiş kararların bedelini ödeyen bir şehir.
Ve unutulmamalıdır ki;
bazı ihmaller sessizdir ama etkisi büyüktür.
Bazı eksiklikler görünmez ama hayatı durdurur.
Şimdi sorulması gereken soru daha keskindir:
Bu şehir daha ne kadar “idare edilecek”?
Bu sorun daha kaç yıl “gündemde kalacak”?
Çünkü yapılmayan her yol,
sadece bir eksik değil;
aynı zamanda bir sorumluluğun göstergesidir.
Ve bu göstergeyi görmezden gelmek,
sadece ihmalkârlık değil,
bir şehrin geleceğine karşı kayıtsızlıktır.
Son olarak düşünülmesi gereken soru şu:
Bir şehir daha ne kadar bekler?
Bir yol daha ne kadar gecikir?
Çünkü bazı gecikmeler sadece zamanı değil, bir şehrin kaderini de tüketir.