Leyla Sapmaz
Kendi Gölgesinde Isınan Toprak
Anadolu’nun o puslu, serin sabahlarına usulca sızan sonbahar, sadece yaprakların sararması değil, toprağın kendi içine çekilip kadim bir fısıltıya dönüşmesidir. Rüzgârın taşıdığı o tanıdık is kokusu, sobaların etrafında toplanılan eski zamanları, uzun kış gecelerini hatırlatır. Bu coğrafyanın o sarı sıcak hüznü, aslında en köklü hikayelerimizin, toprağa tutunma çabamızın sessiz bir tanığıdır.
Bizim hamurumuzda, yüzlerce yılın imbiklenmiş bilgeliğinden süzülen bir gelenek ve muazzam bir incelik barındıran bir adap vardır. Eskinin o ağırbaşlı sohbetlerinde, insana sırf insan olduğu için duyulan hürmet, yazılı olmayan ama herkesin ezbere bildiği bir kuraldı. Kapı komşusunun derdiyle dertlenmek, sofraya konan bir tas çorbayı bölüşmek, gözden düşeni yerden kaldırmak sadece bir alışkanlık değil, bu topraklara has yaşama sanatının ta kendisiydi.
Bugünlerde ise sanki hepimiz görünmez bir telaşın içine hapsolduk; kalabalıklar içinde yalnızlaşıyor, birbirimize değmeden yaşayıp gidiyoruz. Yavaş yavaş nefes aldığımız o şefkatli çember daralıyor. Modern çağın bitmek bilmeyen hızı ve tahammülsüzlüğü bizi birbirimize yabancılaştırırken, aslında ruhumuzun aynasını da kaybediyoruz.
Oysa bugün evrensel bildirgelerin insan hakları başlığı altında sıraladığı o temel ilkeler, bizim topraklarımızda asırlar önce gündelik hayatın doğal bir edebi, görünmez bir adabıydı. Bir kalbi kırmanın Kabe’yi yıkmakla eş tutulduğu, karıncanın bile incinmesinden imtina edildiği o derin vizyonda; insanın en birincil hakkı, onuruyla ve görünür olarak yaşamaktı.
Bazen hayat beton yığınlarının, ekranların ve bitmek bilmeyen koşuşturmacaların arasında sıkışıp kaldığımız zorlu bir yokuş gibi hissettirebilir. Değerlerin döküldüğünü izlemek içimizi üşütebilir. Ancak sararan her yaprak, toprağa kavuşup yeni bir tohumu beslemek için o büyük döngünün bir parçasıdır. İhtiyacımız olan tek şey, içimizde uykuya dalmış olan o kadim hoşgörüyü uyandırmak; bizi hapseden bu boğucu çemberi kırıp birbirimizin gözünün içine yeniden o eski şefkatle bakabilmektir.
Anadolu’nun bu güz mevsiminde, toprağa sessizce kavuşan her yaprakta diri bir umut gizli. Çünkü kışın ardı mutlak bahardır; insan, yüreğindeki o sarsılmaz vicdanı ve hürmeti hatırladığı an, kurumuş dallarından yeniden çiçek açmaya her daim hazırdır.