Leyla Sapmaz
Güç ve Adalet
Tarih, askeri başarıların her zaman gerçek birer zafer olmadığını hatırlatan ibretlik tablolarla doludur. Bugün Gazze ekseninde yaşananlar ve bu sürecin başat aktörleri olan İsrail ile ABD’nin uluslararası hukuk düzlemindeki konumları, akıllara kaçınılmaz olarak "Pirus Zaferi" kavramını getiriyor. Bilindiği üzere Pirus, savaşı kazanmış ancak ordusunu ve geleceğini o meydanda bırakmıştı. Peki, günümüz dünyasında askeri ve siyasi üstünlük, ahlaki ve hukuki bir erozyonla birleştiğinde ortaya çıkan tabloya "zafer" demek ne kadar mümkündür?
Demokles’in Kılıcı ve Adaletin Zamanlaması
Uluslararası sistemde "Demokles’in Kılıcı", genellikle gücü elinde bulunduranın değil, düzeni bozanın tepesinde sallanması beklenen bir semboldür. Ancak bugün pek çok kişi, bu kılıcın neden belirli merkezlerin üzerinde sabit durmadığını sorguluyor. Hukukun, gücün hizmetine girdiği bir konjonktürde, kılıcı tutan sicimin kopması sadece hukuki bir süreç değil, aynı zamanda küresel bir vicdan ve denge meselesidir.
ABD’nin dünya genelindeki tehdit dili ve tek taraflı hamleleri, uzun zamandır "istisnacılık" zırhı altında meşrulaştırılmaya çalışıldı. Ancak bu durum, meşru müdafaa kavramının içini boşaltma riskini de beraberinde getiriyor. Eğer hukuk, sadece güçlü olanın kendini koruma kalkanına dönüşürse, tehdit edilenlerin de aynı dili benimsemesi kaçınılmaz bir domino etkisine yol açacaktır. Tehdidin tehditle karşılık bulduğu bir dünya, "meşru müdafaa" kavramının hukuki bir terim olmaktan çıkıp orman kanununa dönüşmesine neden olur.
Sükûnet: Zayıflık mı, Yoksa Seviye mi?
ABD ve müttefiklerinin, karşılarındaki "suskun" veya "itidalli" güçleri zayıf olarak nitelemesi büyük bir stratejik hata olabilir. Diplomaside ve devlet geleneğinde "seviye düşürmemek", bir acziyet göstergesi değil, aksine bir özgüven ve uzun vadeli bir devlet aklı tezahürüdür. Sert gücün her kapıyı açacağını sanan bir anlayış, karşısındaki sessizliğin derinliğini ve biriken toplumsal öfkeyi ıskalamaktadır.
Haddini aşmak, sadece sınır ihlali yapmak değildir; aynı zamanda uluslararası toplumun ortak vicdanını ve kurumsal yapıların (BM, UAD vb.) inandırıcılığını zedelemektir. Kurumların zan altında kalması, sadece bugünün meselesi değil, gelecekteki küresel kaosu tetikleyecek bir boşluk yaratır.
Peki Ya Sonra?
Gücün kibriyle atılan adımlar, çoğu zaman geri dönüşü olmayan bir meşruiyet krizine yol açar. İsrail ve ABD’nin bugün içinde bulunduğu hukuki ve siyasi tablo, sadece askeri bir neticeyle okunamaz. Yarın, tarih kitapları bu dönemi "kazanırken kaybedilen bir süreç" olarak yazabilir.
Hukuk bir gün herkes için geri dönecektir; çünkü hiçbir güç, tarihin akışını ve adaletin er ya da geç dengeyi bulma refleksini durdurmaya yetmemiştir. Tehdit edilenlerin vakur duruşu, sadece bir seviye tercihi değil, aynı zamanda yeni bir dünya düzeninin ayak sesleri olabilir. Zira Pirus, meydandan çekildiğinde zaferinden geriye sadece yıkım kalmıştı; asıl soru, bugün bu sahneden çekilindiğinde geriye neyin kalacağıdır.