Leyla Sapmaz
Hüseyin Avni Paşa’nın Sessizliği
Tarih bazen bir aynadır, bazen de bir perde. Hüseyin Avni Paşa, o perdenin arkasındaki en stratejik akıldı. Onun hikayesi, bir devlet adamının zekasının nasıl bir “ibret vesikasına” dönüşebileceğinin en somut örneğidir.
Paşa, son derece zeki ve ileri görüşlü bir askerdi; ordunun modernleşmesi için attığı adımlar inkar edilemez bir gerçektir. Ancak bu keskin zekasını, Sultan Abdülaziz’i tahttan indirecek olan planı ilmek ilmek işlemek için kullandı. Onun bu “akıllılığı”, devleti bir kaosun eşiğinden kurtarma iddiası taşısa da, hukukun dışına çıkan yöntemleri onu tarihin en büyük şüphelisi haline getirdi.
Sultan Abdülaziz’in Feriye Sarayı’ndaki şüpheli ölümü, Hüseyin Avni Paşa’nın üzerine düşen en büyük gölgedir. Kurumsal olarak orduyu veya devleti suçlamak yerine, bu olayı “şahsi hırsların ve kontrol edilemeyen bir gücün” sonucu olarak okumak daha doğru olur.
Paşa’nın trajedisi, kendi belirlediği “adaleti” hukukun üzerine koymak olmuştur. Devletin birliğini korumak adına attığı adımların, bir hükümdarın canına mal olan bir sürece evrilmesi.
Paşa’nın, yönetim üzerindeki mutlak hakimiyet arzusu onun sorunu hazırlayan asıl etkendi. Çerkes Hasan’ın baskınıyla hayatını kaybetmesi, aslında tarihin ona kestiği bir adalet faturası olarak yorumlanır.
Hüseyin Avni Paşa’nın hayatı bize şunu fısıldar:
“İleri görüşlülük ve zeka, şefkat ve hukukla birleşmediğinde, sahibini tarihin karanlıklarına mahkum eder.”
Onun hikayesi, bugün hiçbir kurumu töhmet altında bırakmadan incelendiğinde; gücün nasıl kullanılması gerektiğine dair muazzam bir ibret durumudur. Bir yanda vatan sevgisiyle harmanlanmış bir askeri deha, diğer yanda bir devrin kapanmasına yol açan o meşum kararların gölgesi…