Leyla Sapmaz
Namlu yerine akıl ve insanlığın yeni toplum sözleşmesi
Dünya genelinde bireysel silahlanmaya ve savunma harcamalarına ayrılan muazzam sermaye, aslında atıl kalmış bir potansiyeldir.
Silah üretimi ve tedariki için harcanan milyarlarca birim para, sürdürülebilir tarım, temiz enerji ve teknolojik inovasyona aktarıldığı zaman, dünya üzerindeki kıtlık illüzyonu sona erer.
“Emlakçı zihniyeti” olarak tabir edilen, toprağı sadece bir rant aracı gören anlayış yerine; toprağı yaşamın kaynağı gören bir yaklaşım geldiğinde, barınma bir lüks değil, bir hak haline gelir. Güvenli bir toplumda, duvarlar ve güvenlik sistemleri için harcanan bedeller, estetik ve fonksiyonel yaşam alanlarına dönüşür.
Bireysel silahlanma denetlenip azaltılmalı; ancak toplumsal huzur için devlet ve yetkili kurumların güvenlik kapasitesi, en üst düzeyde ve tavizsiz şekilde güçlü kalmaya devam etmelidir.
Silahlanmanın temelinde yatan duygu korku ve güvensizliktir. Eğitimin amacı, bireye kendini koruması için bir araç vermek değil, başkasıyla uyum içinde yaşayacak donanımı kazandırmak olmalıdır.
Eğitim sistemleri, rekabetçi ve çatışmacı modellerden, paylaşımcı ve empati odaklı modellere geçmelidir. Bir bireyin en büyük savunması, sahip olduğu bilgi ve erdemidir.
Bireysel silahlanmanın azalması, toplumdaki “tetikte olma” halini bitirir. Bu da kolektif stres seviyesini düşürerek yaratıcılığı ve sanatsal üretimi tetikler. Huzurlu bir zihin, savaş gereçleri değil, medeniyet harikaları üretir.
Bireysel silahlanma özgürlük değil, toplumsal bir hapishanedir. Sokakta, düğünde ya da evde; namlunun ucu her an masum bir hayata, bir çocuğun yarınlarına dönebilir. Silahın olduğu yerde güven değil, korku büyür. Maganda kurşunlarına feda edilecek tek bir canımız yok. Huzur, silahların gölgesinde değil, adaletin ve sağduyunun ışığında yeşerir. Şiddeti besleyen döngülere dur demeli; şiddeti değil, yaşamı seçmeliyiz.
Dünya ekonomisinin devlerinden olan Japonya, aynı zamanda dünyanın en katı silah yasalarına sahiptir. Japonya’da ateşli silah sahibi olmanın neredeyse imkansız olduğundan bahsediliyor ve burada hukuka, polise güven maksimum düzeyde olduğundan, insanların kendini güvende hissettiğinden, söz konusu durumun da ekonomik verimliliği ve yabancı yatırımı doğrudan beslediği belirtilmektedir.
İskandinav Ülkeleri olan Norveç ve Finlandiya’da ise silahlanmanın “disiplinli silahlanma” şeklinde ilerlediği belirtilmektedir. Yani bir silah almak için aylarca süren psikolojik testler, eğitimler ve “geçerli bir sebep” sunma zorunluluğunun mevcut olduğu bilinmektedir.
Halihazırda, Singapur’da katı kuralların, güçlü ekonominin yakıtı olduğu bilinmektedir.
ABD’nin ise dünyanın en büyüğü olmasına rağmen, silah konusunda en gevşek yasalara sahip olduğu ve ekonomisi güçlü olsa da, silahlı şiddet ve kitlesel saldırılarda gelişmiş ülkeler arasında en kötü sicile sahip olduğu bilinmektedir.
Dünyadaki kaynaklar tüm insanlığa yetecek seviyededir; ancak bu kaynakların büyük bir kısmı stratejik üstünlük kurma çabalarına(silahlanma ve kontrol mekanizmaları) kurban edilmektedir.
Hiçbir kişi veya kurumun imtiyaz sahibi olmadığı, uluslararası hukukun “güçlünün haklı olduğu” değil “haklının güçlü olduğu” bir zeminde oturması, küresel bereketi getirir.
Ekonomi, tarafların birbirini ihya ettiği bir alışverişe evrilmelidir. Bu bölgeler arasındaki eşitsizliği gidererek göç ve çatışma gibi sorunları en kökünden çözebilir.
Bireysel silahlanmanın durdurulması, sadece bir yasaklama değil, bir zihniyet devrimidir. İnsanlık, enerjisini birbirini yok etmeye değil, evrenin sırlarını çözmeye, açlığı bitirmeye ve doğayla uyumlu yaşamaya harcadığı zaman gerçek “Altın Çağ” başlayacaktır.