Yusuf Yetiş
Teknoloji Nereye, İnsanlık Nereye?
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor, işlerimizi hızlandırıyor ve bize daha önce hayal bile edemeyeceğimiz imkânlar sunuyor. Ancak bütün bu gelişmişliğin yanında değişmeyen bir gerçek var:
İnsan, hâlâ ölümlü.
Teknoloji pek çok hastalığa çare arıyor, yaşam süresini uzatıyor, insan hayatını kolaylaştırıyor. Fakat ecel geldiğinde en gelişmiş teknoloji, en modern cihazlar ve en güçlü yazılımlar bile ölüm gerçeğinin karşısında çaresiz kalıyor.
Belki de teknolojinin bize hatırlatması gereken en önemli gerçeklerden biri tam da budur: İnsan, sahip olduklarının değil, yaşadığı hayatın anlamıyla değerlidir.
Teknoloji ilerlerken insan neden geriliyor?
Gezmeyi, gözlemlemeyi ve hayatı yerinde analiz etmeyi seven biri olarak sokaklarda, iş yerlerinde, parklarda, kafelerde ve aile ortamlarında gördüğüm manzara zaman zaman düşündürüyor.
Teknoloji ilerledikçe iletişim araçlarımız çoğalıyor ama gerçek iletişimimiz azalıyor.
Eskiden insanlar aynı masanın etrafında oturup uzun uzun sohbet ederdi. Şimdi ise aynı masada oturan insanların bir kısmı birbirlerinin yüzüne bakmak yerine telefon ekranlarına bakıyor.
Yanımızdaki insanın sesini duymadan, kilometrelerce uzaktaki insanların hayatlarını takip ediyoruz.
Birbirimize daha kolay ulaşabiliyoruz ama birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz.
Belki de modern çağın en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor: İletişim imkânlarımız arttıkça yalnızlığımız da artabiliyor.
İnsan kalabilmek
Elbette teknolojiye ve yeniliklere karşı değilim.
Aksine gelişmek, üretmek, araştırmak ve çağın imkânlarından yararlanmak gerektiğine inanıyorum. Yapay zekâdan sağlık teknolojilerine, eğitim araçlarından iletişim sistemlerine kadar insan hayatına katkı sağlayan gelişmelerin kıymetini bilmeliyiz.
Ancak teknoloji insanın hayatını yönetmeye başladığında, mesele değişiyor.
Çünkü teknoloji bizim hizmetkârımız olduğu sürece faydalıdır; hayatımızın hâkimi olduğunda ise bizi kendisine bağımlı hâle getirebilir.
Bu nedenle gelişirken kaybetmememiz gereken bazı değerler var:
Merhamet, vicdan, sevgi, saygı, onur ve insanlık.
Ey insanoğlu!
Kendini bu dijital dünyanın sonsuz akışına gereğinden fazla kaptırma.
Başını zaman zaman ekrandan kaldır.
Çevrendeki insanlara bak.
Bir yakınının hâlini hatırını sor.
Bir çocuğun gülümsemesine, yaşlı bir insanın duasına, dostunun samimi sohbetine zaman ayır.
Çünkü sanal dünyanın sunduğu hiçbir beğeni, gerçek bir tebessümün yerini tutamaz.
Zamanın kıymetini bilmek
Yaşım kırkın üzerinde.
Bugüne kadar ne kendimi televizyonun ne de telefonun esiri yaptım. O renkli ekranların sunduğu sanal dünyanın içinde saatlerce kaybolmayı tercih etmedim.
Çünkü insanın zihni neyle beslenirse zamanla ona dönüşüyor.
Saatlerce anlamsız içerikler tüketirsek zihnimiz yoruluyor. Sürekli başkalarının hayatlarını izlersek kendi hayatımızı yaşamayı unutabiliyoruz.
Oysa insanın elindeki en değerli sermaye zamandır.
Para kaybedilebilir, yeniden kazanılabilir.
Bir eşya kırılabilir, yenisi alınabilir.
Bir iş kaybedilebilir, başka bir iş bulunabilir.
Ama geçen bir dakika geri getirilemez.
Bu nedenle boş ekran kaydırmalarıyla tükettiğimiz saatlerin aslında hayatımızdan eksildiğini unutmamalıyız.
Ben zamanımı mümkün olduğunca kitaplara, araştırmaya, gezmeye, gözlemlemeye ve zihnimi dinlendiren uğraşlara ayırmaya çalışıyorum.
Çünkü insanın sadece bedeni değil, zihni ve ruhu da beslenmeye ihtiyaç duyar.
Aileyi ekranlara teslim etmeyelim
Teknolojinin belki de en fazla dikkat etmemiz gereken taraflarından biri aile hayatımız üzerindeki etkisidir.
Aynı evin içinde yaşayan insanların birbirlerinden uzaklaşması, aynı sofrada oturup farklı ekranlara bakması artık yabancı olduğumuz bir görüntü değil.
Oysa aile dediğimiz şey aynı çatı altında bulunmaktan ibaret değildir.
Aile; sohbet etmektir.
Birbirini dinlemektir.
Sevinci paylaşmak, derdi bölüşmektir.
Çocuğunun gözlerinin içine bakarak onun dünyasını anlamaya çalışmaktır.
Anne babanın hâlini sormaktır.
Akşam aynı sofrada oturup günün nasıl geçtiğini konuşabilmektir.
Eğer kendimizi teknolojinin kontrolsüz akışına bırakırsak, aramıza görünmez duvarlar örebiliriz.
Bu duvarlar beton değildir.
Ama bazen betondan daha güçlüdür.
Çünkü insanları aynı evin içinde birbirinden uzaklaştırabilir.
Her şeyin fazlası zarar
Eskilerin çok güzel bir sözü vardır:
Her şeyin fazlası zarar.
Teknoloji de böyledir.
Telefon hayatımızı kolaylaştırabilir ama hayatımızın kendisi olmamalıdır.
Televizyon bizi bilgilendirebilir ama saatlerimizi tüketmemelidir.
Sosyal medya insanlarla iletişim kurmamıza yardımcı olabilir ama gerçek dostlukların yerini almamalıdır.
Yapay zekâ bize yardımcı olabilir ama düşünme yetimizi tamamen ona bırakmamalıyız.
Mesele teknolojiden uzak durmak değil, teknolojiyle aramızdaki ölçüyü koruyabilmektir.
Gerçek hayat ekranın dışında
Bazen telefonu bir kenara bırakmak, televizyonu kapatmak ve dışarı çıkmak gerekiyor.
Bir dostla oturup sohbet etmek…
Bir kitap okumak…
Bir şehrin sokaklarında yürümek…
Dağlara bakmak…
Doğanın sesini dinlemek…
Bir aile sofrasında uzun uzun konuşmak…
Bir ihtiyaç sahibinin elinden tutmak…
Bir çocuğun başını okşamak…
Bunların hiçbirinin yerini dijital dünyadaki hiçbir görüntü dolduramaz.
Çünkü insan, yalnızca ekranlara bakarak yaşamıyor.
İnsan hissederek, dokunarak, konuşarak, paylaşarak ve severek yaşıyor.
Teknoloji nereye gidiyor bilmiyorum.
Yapay zekâ birkaç yıl sonra hayatımızın hangi alanlarını değiştirecek, hangi yeni cihazlar ortaya çıkacak, hangi sınırlar aşılacak; bunu zaman gösterecek.
Ama insanlığın temel sorusu değişmeyecek:
Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, biz insan kalmayı başarabilecek miyiz?
Çünkü günün sonunda elimizde telefonumuz, bilgisayarımız, arabamız, evimiz ya da sahip olduğumuz diğer imkânlarımız olmayabilir.
Ama geride bıraktığımız insanların kalbindeki yerimiz kalabilir.
Belki de asıl mesele budur.
Daha çok teknolojiye değil, daha çok insana ihtiyacımız var.
Ekranları zaman zaman kapatalım.
Başımızı kaldırıp hayata bakalım.
Çünkü hayat, telefon ekranında kaydırarak geçirebileceğimiz kadar uzun değil.
Ve insan, bu dünyaya yalnızca bir kez geliyor.