Nevzat Kızılban
Dokunmadan Sevebilmek
Hakkâri’nin Coğrafi Mirası ve Modern Çağın "Keşif" İllüzyonu İnsanlık, yüzyıllardır inşa ettiği beton kulelerin, yapay göllerin ve sınırları cetvelle çizilmiş şehirlerin mağrurluğuyla övünür. Kendi yarattığı hapishaneleri "medeniyet" olarak adlandıran modern insan, doğaya hükmettiği yanılgısıyla sahte bir zafer sarhoşluğu yaşamaktadır.
Oysa yeryüzünde öyle coğrafyalar vardır ki, orada insan yapımı tüm ihtişam birden cüceleşir, silinir ve geriye sadece yaradılışın o saf, ödün vermez heybeti kalır.
Hakkâri, işte bu cüretkar mimarinin; gücün, estetiğin ve asaletin doğanın kendi elleriyle çizildiği o devasa, taklit edilemez tablonun yeryüzündeki adıdır. Hakkâri’nin en büyük zenginliği; göğe kafa tutan dağları, sırrını içine gömmüş vadileri, gökyüzüne komşu yaylaları, hırçın akan çayları ve nehirleridir.
Burası; dünyanın hiçbir dahi mimarının statik hesaplarını yapamayacağı, hiçbir mühendisin dinamik sınırlarını çizemeyeceği ve hiçbir küresel holdingin sermayesiyle inşa edemeyeceği ilahi bir tasarımdır. Bugün, dünyanın en zengin ülkeleri, yapay vahalar yaratmak veya küçücük bir yeşil alanı koruyabilmek için milyarlarca dolarlık servetler harcarken; Hakkâri, bağrında taşıdığı bu devasa mucizeyi modern dünyanın yıkıcı, hoyrat ve ehlileştirici ilgisinden korumakta güçlük çekiyor.
Sessizliğin Mukaddesiyeti ve Kutsal Sığınaklar
Bu el değmemiş coğrafyanın kalbinde; Berçelan, Mergamiran, Meydan Belek ve Nebırnaz gibi gökyüzünü emziren yaylalar; binlerce yıllık saklı sırlar gibi parıldayan Sat Buzul Gölleri ve yıllardır gerçek doğaseverlerin birbirine adeta bir sırrı paylaşır gibi fısıldayarak anlattığı gizli bir mabet yükselmektedir:
Cennet Cehennem Buzulları Vadisi.
Bu vadi ve çevresindeki ekosistem, gösterişten uzaklığıyla, insan ayağının kirletmediği bakirliğiyle ve en önemlisi de asil sessizliğiyle değerliydi. Orada zaman, insanın koyduğu yapay kurallarla veya mekanik saat tıkırtılarıyla değil; endemik bitki popülasyonunun uyanışıyla, tertemiz pınarların coşkusuyla, buzul göllerinin dingin serinliğiyle ve eriyen karların fısıltısıyla akardı. Kimsenin el sürmediği, popüler kültürün ve tüketim çılgınlığının diş geçiremediği, insanlığın kendi yarattığı gürültüden kaçabileceği ender sığınaklardan biriydi.
Ancak bugün, o asırlık sessizliğin üzerinde büyük organizasyonların, festivallerin ve kitlesel etkinliklerin gürültüsü yükseliyor. Renkli bayraklar, yüksek sesli hoparlörler, bilinçsizce basılan endemik bitkiler, dengesi bozulan yaban hayatı ve ardında çöp dağları bırakan kalabalıklar... İnsan, bu manzara karşısında sarsılmadan edemiyor ve modern insanın "güzellik" anlayışını, modernitenin o sığ estetik algısını sorgulamaktan kendini alamıyor:
Doğayı tanıtmanın ve sevmenin yolu, onu kalabalıkların acımasız, hoyrat ortasına bırakmak mıdır?
Korumanın adı ne zamandan beri "kullanmak", "meta haline getirmek" ve "tüketmek" oldu?
Her muazzam manzara, mutlaka bir sosyal medya karesinin ya da kitlesel bir eğlencenin dekoru olmak zorunda mı?
Turizm Kültürü ve "Gösteri Toplumu" Kıskacı
Fransız düşünür Guy Debord’un kavramsallaştırdığı "Gösteri Toplumu", her şeyi birer imaja, metaya ve tüketime indirger. Modern insan, bir şeyi sadece doğrudan deneyimlemekle yetinmez; onu tüketmek, sergilemek ve üzerinde tahakküm kurmak ister. Hakkâri'nin dağlarında ve vadilerinde yaşanan tam olarak bu kıskacın yansımasıdır.
Bir kentin elinde kalan son doğal hazineler de birer gösteri alanına, panayır yerine çevrilecekse; yarın çocuklarımıza hangi Hakkâri’yi anlatacağız? Onlara bırakacağımız miras, sadece dijital ekranlarda kalmış eski dağ fotoğrafları ve üzerinde festivaller düzenlenirken ruhunu, görkemini kaybetmiş içi boşaltılmış vadiler mi olacak?
Bilinmelidir ki; betonun girmediği, iş makinelerinin uğramadığı her yer, imara veya ranta açılmayı bekleyen bir "boş arazi" ya da doldurulması gereken bir "boşluk" değildir. İnsanoğlu, ayağını basmadığı her toprağı sahipsiz, sesini ulaştıramadığı her vadiyi ıssız zannediyor.
Oysa sessiz kalan her vadi, kendi ekosisteminin, üzerinde barındırdığı canların, mikroorganizmaların ve tarihin asil sahibidir.
Doğa; üzerine projeler çizilecek, organizasyonlar planlanacak, insan kibrini eğlendirecek bir "zemin" ya da "sahne" değildir. Aksine doğa; insanın durmak bilmeyen hırsına, açgözlülüğüne ve kibrine karşı çizilmiş en son ve en keskin sınırdır. O sınırı aşmak, kendi geleceğimizi yok etmektir.
Sonuç: Ekolojik Bir Vicdan Çağrısı
Cennet Cehennem Vadisi’nin, Cilo Dağları’nın ya da Zap Suyunun insanoğlunun alkışına, yapay takdirine, kameralarına ihtiyacı yoktur. Onlar, insanlık tarih sahnesine çıkmadan önce de vardılar ve kendi kendilerine yetebiliyorlardı. Binlerce yıldır süren bu asil varoluşlarını devam ettirebilmek için bugün insandan sadece üç şey talep ediyorlar:
Biraz saygı: Onun sınırlarına, onun kendi yasalarına hürmet etmek.
Biraz vicdan: Gelecek nesillerin hakkını ve insanın dışındaki canların yaşam alanını gasp etmemek.
Ve belki de modern insanın öğrenmesi en zor olanı: "Dokunmadan sevebilmek."
Güzelliği tüketmeden hayran kalmayı, ona sahip olmadan da onu koruyabilmeyi öğrenmek zorundayız. Hakkâri’nin dağları bize geçici bir turistik eğlence alanı veya bir etkinlik dekoru değil; korunması, sakınılması ve huşu içinde izlenmesi gereken birer dünya mirası olarak emanet edilmiştir. Eğer bu kutsal emanete dokunmadan, onu incitmeden sevmeyi beceremezsek; yarın o geçici festival alkışları kesildiğinde, ışıklar söndüğünde geriye sadece ruhu çekilmiş bir coğrafya, plastik atıklar ve telafisi imkansız bir pişmanlık kalacaktır