Nevzat Kızılban
Rahmi koç, maskelerin ardındaki zihniyet:
Dil, yalnızca insanın duygu, düşünce ve pratiklerini aktardığı masum, nötr bir araç değildir; aksine toplumsal bilinçaltının, inşa edilmiş hiyerarşilerin, tarihsel asimetrilerin ve hegemonik algı yönetiminin en güçlü, en işlevsel aygıtıdır. Sözcükler, yapısal olarak masumiyetten uzaktır; egemen sınıfların elinde birer meşrulaştırma aracına, dezavantajlı grupların elinde ise birer direniş alanına dönüşebilirler. Mizah ise, çoğu zaman bu dilin arkasına gizlenen, toplumsal normları görünüşte hafifleterek pekiştiren ya da tam aksine radikal biçimde yıkan çift taraflı bir kılıçtır.
Bir toplumun elitlerinin, entelektüellerinin veya sermaye sahiplerinin kamusal alanda seçtiği kelimeler, dolaşıma soktuğu anlatılar ve paylaştığı fıkralar, onların salt bireysel zihin dünyasını yansıtmaz. Bu dilsel pratikler, ait oldukları sosyo-ekonomik sınıfın, tarihsel olarak "öteki" olarak kurguladığı, çeperde bıraktığı veya asimile etmeye çalıştığı kitlelere yönelik kolektif bakış açısının ve ideolojik konumlanışının birer semptomudur.
Türkiye burjuvazisinin en görünür figürlerinden biri olan iş insanı Rahmi Koç’un kamusal bir kürsüde dile getirdiği, bir Kürd kadını ile doktor arasında geçtiği iddia edilen fıkra, ilk bakışta "basit bir mizah unsuru" veya "anlık bir nükte" gibi sunulsa da, derinlemesine incelendiğinde toplumsal hafızada, etnik algılarda ve asimetrik güç ilişkilerinde var olan derin ve tarihsel kırılma hatlarını faş etmektedir. Bu durum, bireysel bir "cehalet" veya anlık bir "dil sürçmesi" göstergesi olmanın çok ötesinde; yapısal bir üst bakışın, kurumsallaşmış egemen algı yönetiminin ve sosyolojik bir yarılmanın kamusal alandaki berrak bir tezahürüdür.
Mizahın Çatısı Altında Ötekileştirme ve "Safsata" Savunması
Mizah, doğası gereği eleştirel ve sarsıcı bir güce sahiptir; ancak bu gücün sosyolojik işlevi, anlatıcının ve hedefin toplumsal hiyerarşideki pozisyonuna göre taban tabana zıt yönlere bükülür. Eleştiri ve hiciv, aşağıdan yukarıya doğru yapıldığında —yani geniş halk kitlelerinin ya da ezilen grupların egemen gücü, otoriteyi ve statükoyu tiye alması durumunda— özgürleştirici, sarsıcı ve demokratik bir nitelik taşır. Aksine, mizah yukarıdan aşağıya doğru icra edildiğinde —yani sosyo-ekonomik, politik ve kültürel açıdan en elit figürlerin, tarihsel olarak dezavantajlı kılınmış, dışlanmış veya asimile edilmeye çalışılmış bir kimliği hedef alması durumunda— bir mizah olmaktan çıkar; yapısal bir baskı, damgalama ve aşağılama aracına dönüşür.
Bahsi geçen fıkrada kurgulanan "modern tıp pratiğini, muayene odasının işleyişini kavrayamayan saf/cahil kadın" imgesi, belirli bir etnik kimlikle (Kürdlükle) doğrudan birleştirildiğinde, modernleşme süreçlerinin dışında kalmış, taşralı, "uygarlaştırılması gereken" köksüz bir "öteki" portresi inşa eder.
Bu kurgu, oryantalist ve sömürgeci reflekslerin yerli bir izdüşümüdür. Seçkincilik, kendi "uygar", "rasyonel" ve "ilerici" meşruiyetini sağlama almak adına, sürekli olarak kendi karşısında konumlandıracağı bir "barbar", "cahil" veya "saf" özne yaratma ihtiyacından beslenir.
Burada sorulması gereken temel ve sarsıcı soru tam olarak şudur:
Neden bu fıkranın öznesi anonim, coğrafyasız veya kimliksiz bir figür değil de, spesifik olarak tarihsel olarak politik, sosyal ve kültürel baskılara maruz kalmış bir halkın kadınıdır?
Algı yönetiminin en temel ilkelerinden biri, bir kimliği kamusal alanda ve popüler kültürde sürekli olarak "modernlik karşıtı", "saf", "safdil" veya "anlama yetisinden yoksun" mizahi unsurlarla eşleştirmektir. Bu sistematik eşleştirme, söz konusu kimliğe yönelik kolektif bilinçaltındaki ciddiyet, saygınlık ve epistemik eşitlik (bilgi üretebilme ve eşit öznellik hakkı) algısını sinsice zedeler. Kadın ve etnik kimlik üzerinden kurulan bu çifte boyunduruk, muktedirin kendi fildişi kulesinden çepere fırlattığı küçümseyici bir bakışın dilsel kodudur.
"Sen mi Şahit Oldun?": Tanıklık Rejimi ve Anlatının Kaynağı
Bir anlatının toplumsal alandaki meşruiyeti ve ahlaki ağırlığı, onun kaynağı, aktarım motivasyonu ve tanıklık boyutuyla doğrudan ilişkilidir. Toplumsal vicdanı yaralayan, bir halkın kolektif onurunu hedef alan bu tür üstenci ifadelerin ardından yükselen haklı ve rasyonel sorular, aslında sömürgeci reflekslerin ve muktedir dilinin "epistemic (bilgiye dayalı) şiddetini" sorgular ve onu köşeye sıkıştırır:
Rahmi Koç'a "Sen mi şahit oldun?"
"O muayene odasında sen mi vardın?"
"Doktor mu gelip bunu sana özel olarak anlattı?"
"Bu olay senin çok yakınının yaşadığı bir gerçeklik mi, yoksa seni dinleyip fildişi kulelerinde kahkahalar atanların kolektif bir uydurması mıdır?"
Bu sorular, anlatının arkasına sığınmaya çalıştığı o sahte "yaşanmışlık" ve "nesnellik" perdesini kökünden yırtmayı amaçlar. Eğer bu anlatı gerçek bir tanıklığa dayanmıyorsa —ki egemen hafızanın çeperdeki halkları değersizleştirmek için ürettiği binlerce fabrikasyon fıkradan biri olduğu gün gibi ortadadır— o zaman bu anlatının seçilmesi, hatırlanması ve kamusal kürsüden dolaşıma sokulması tesadüfi değil, bilinçli bir ideolojik ve sınıfsal tercihtir.
Şayet bu fıkra iddia edildiği gibi gerçekten bir doktorun anlatısına dayanıyorsa, bu durum tıp etiğinin, hasta-hekim gizliliğinin ve insan onurunun, etnik ve sınıfsal bir elitizm potasında nasıl fütursuzca çiğnendiğinin somut bir kanıtıdır. Eğer bu anlatı, dinleyenlerin ve o salonda bu sözleri alkışlayanların ortak "deneyimi" olarak pazarlanıyorsa, karşımızda duran şey çok daha tehlikelidir: Organize, sınıfsal, etnik ve toplumsal bir "gülüş birliği", yani kolektif bir sinizm. Kendini imtiyazlı sayanların, ötekinin mahremiyeti ve dil bariyerleri üzerinden kurduğu bu kolektif neşe, ahlaki bir çürümenin resmidir.
Cinnet Hali mi, Sistemik Bir Refleks mi?
Bu tür elitist, oryantalist ve ayrımcı söylemler, muhataplarının eğitim seviyesi, aldıkları diplomalar, yönettikleri sermaye veya sahip oldukları entelektüel ağlar göz önüne alındığında basit bir "cinnet hali", "yaşlılık refleksi" ya da "anlık bir boşluk" olarak geçiştirilemez. Rahmi Koç, cahil bir adam değildir; aksine, küresel ve yerel sermayenin yapısal mantığını en iyi bilen figürlerden biridir. Dolayısıyla karşımızdaki durum, bireysel patolojilerle değil, sosyolog Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı "habitus" ile açıklanabilir.
Habitus; bireyin içine doğduğu, büyüdüğü ve konumlandığı sosyal sınıfın, farkında olmadan benimsediği, bedenselleştirdiği ve doğallaştırdığı düşünme, davranma, algılama ve konuşma kalıplarıdır. Sermayeyi, kültürel imtiyazları ve kurumsal gücü elinde bulunduran yapıların habitusu, kendi dışındaki halk kesimlerini —özellikle de hak, hukuk, tanınma ve eşitlik mücadelesi veren tarihsel kimlikleri— mizah, karikatürize etme ve değersizleştirme yoluyla "küçültme" eğilimi taşır.
Muktedir Dilinin İşleyişi:
Toplumsal Hakikatin Analizi:
* Aşağıdan Yukarıya Mizah: Gücü sorunsallaştırır, otoriteyi sarsar, özgürleştirir.
* Yukarıdan Aşağıya Mizah: Hiyerarşiyi pekiştirir, dezavantajlıyı damgalar, baskılar.
* "Saf/Cahil Öteki" Kurgusu: Seçkinciliğin kendi meşruiyetini üretmek için ihtiyaç duyduğu asimetridir.
* Kolektif Sinizm (Gülüş Birliği): Egemen sınıfların öteki üzerinden kurduğu ideolojik ortaklıktır.
Bu bağlamda fıkra anlatmak, masum bir eğlence değil; egemen sınıfın, çeperdekileri kendi hiyerarşik piramidinin neresinde gördüğünü hatırlatan sistemik bir reflekstir. "Biz buradayız, moderniz, akıllıyız; siz ise oradasınız, muayene odasındaki perdeyi bile anlamaktan acizsiniz" mesajının bilinç dışı ilanıdır.
Hak ve Hukukta Eşitlik: Ortak Bir Geleceğin İnşası
Gerçek bir demokrasinin, adil bir toplumsal sözleşmenin ve sahici bir toplumsal barışın tesisi; ancak ve ancak hak ve hukukta mutlak eşitlik ilkesinin amasız, fakatsız ve hiçbir sınıfsal imtiyaza kurban edilmeksizin kabul edilmesiyle mümkündür. Bir halkın dilini, kültürünü, toplumsal varlığını ve en önemlisi kadını gibi en hassas varoluşsal öznelerini mizah malzemesi yaparak asimetrik bir üstünlük kurmaya çalışmak, bilgi çağının getirdiği şeffaflık duvarına çarpmaya mahkumdur.
Bugün toplumsal bilinç, maskelerin ardındaki bu üstenci hakikati görebilecek, dijital ve kamusal alandaki psikolojik savaş yöntemlerini, dilsel manipülasyonları deşifre edebilecek bir olgunluğa ve tarihsel farkındalığa erişmektedir. Hiçbir sınıfsal imtiyaz, hiçbir ekonomik büyüklük, hiç kimseye bir halkın onurunu, zekasını ve eşitlik arzusunu karikatürize etme, onu bir salon eğlencesine dönüştürme hakkı vermez.
Bizlerin, bu coğrafyanın onurlu özneleri olarak "gülerek" ve entelektüel bir ironiyle karşılayacağımız tek bir şey vardır: Kibirli sırların, asılsız ve haysiyetsiz fıkraların, fildişi kulelerden topluma yukarıdan bakan köhne zihniyetlerin; toplumsal hakikat, tarihsel adalet ve insan onuru karşısında yaşadığı o kaçınılmaz, sefil entelektüel ve ahlaki iflastır.