Nevzat Kızılban
Karanlığın İçinden Doğan Meşale
Giriş: Bilincin Şafağı, Ontolojik Uyanış ve Kolektif Hafıza
On günlük zifiri bir karanlığın, bilincin o tekinsiz, derin ve sessiz kuyularında kaybolduğu bir zaman diliminin ardından gelen o gri şafak; sadece biyolojik bir uyanışı değil, varoluşsal bir yüzleşmeyi de beraberinde getirdi.
Göz kapaklarının ardındaki mutlak hiçliğin yırtılmasıyla göğse oturan o tuhaf yanma hissi, salt fizyolojik bir canlanmanın çok ötesindeydi. Bu sızı; insanlık tarihinin en trajik, en vahşi ama aynı zamanda en onurlu sayfalarından birini tutuşturan o kadim, sönmez korla kurulan tinsel bir bağın tezahürüydü.
18 Mayıs’ın eşiğinde gözleri dünyaya yeniden açmak, tesadüfi bir takvim yaprağı koparışı ya da sıradan bir zaman dizini kesişmesi değildir. Tam 44 yıl önce, aynı takvim yaprağının şafağında, insanlık onurunun en saf, en çıplak ve en acımasız sınavı verilmişti.
Bireysel bilincin kapandığı, algının dünyadan elini eteğini çektiği o on günlük koma dehlizlerinden sıyrılırken zihne ilk düşen imgenin "Dörtler" olması, insan ruhunun kolektif hafızaya, tarihsel acıya ve direniş genetiğine olan sarsılmaz bağlılığının en somut kanıtıdır.
Bu durum, Maurice Halbwachs’ın ifade ettiği toplumsal bellek kuramının ete kemiğe bürünmüş halidir: Bireysel algı sussa ve karanlığa gömülse bile, toplumsal belleğin en derin dip dalgaları insanı sarsarak uyandırır ve onu tarihsel bir özne haline getiren o kopmaz bağın bilincine fırlatır.
1. Tarihsel Arka Plan: Diyarbakır 5 No’lu ve Karanlığın Kurumsallaşması
12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından, tüm ülkenin üzerine kurşun gibi çöken totaliter karanlığın en somut, en vahşi ve en sistematik laboratuvarı Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaeviydi. Burası felsefi anlamda sıradan bir hapishane, bir tecrit mekânı ya da basit bir cezalandırma aygıtı değildi.
Michel Foucault’nun "Disiplin ve Cezalandır" klasiğinde tasvir ettiği o kapatılma mekanizmalarının fersah fersah ötesine geçen; insan kimliğini tamamen yok etmek, kolektif iradeyi teslim almak, bireyi kendi öz varlığına, diline, kültürüne ve onuruna yabancılaştırmak üzere tasarlanmış ırkçı totaliter bir imha ve asimilasyon fabrikasıydı.
Cezaevi idaresinin yürüttüğü uygulamalar, insanı insan olmaktan çıkarmayı hedefleyen üç ana sacayağı üzerinde yükseliyordu: Sistematik ve Rasyonelleştirilmiş Şiddet: Günlük yaşamın her salisesine yayan, rasyonel veya hukuki hiçbir gerekçesi olmayan, salt insan bedenini hırpalamayı, eti ezmeyi ve kemiği kırmayı amaçlayan aralıksız işkence seansları.
Hafızasızlaştırma ve Kimliksizleştirme: Tutsakların siyasi, düşünsel, tarihsel ve kültürel varlıklarının tamamen inkâr edilmesi; hafızanın ve dilin zorla formatlanarak yerine tektipleştirilmiş, köleleştirilmiş bir biat kültürünün monte edilmeye çalışılması.
Onur Kırıcı Ritüeller ve Çıplak Hayat: İnsanı kendi öz biyolojik varlığından, sesinden ve bedeninden utandırmayı; mutlak itaati kalıcı, patolojik bir refleks haline getirmeyi hedefleyen askeri disiplin işkenceleri. Giorgio Agamben’in ifadesiyle tutsaklar, tüm hukuki haklarından soyundurulmuş, salt "çıplak hayata" (homo sacer) indirgenmişti.
Zulmün bu denli kurumsallaştığı, parmaklıkların ardındaki her bir saniyenin vahşi bir varoluş savaşına dönüştüğü bu cehennemde, dış dünyadan tecrit edilmiş ve her türlü fiziksel savunma aracından yoksun bırakılmış tutsaklar için geriye tek bir sığınak kalmıştı: Kendi bedenleri ve sarsılmaz, teslim alınamaz iradeleri.
2. 17-18 Mayıs 1982: Bedenin İradeden Bir Meşaleye Dönüşmesi
17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan o uğursuz ve karanlık gecede, Diyarbakır Zindanı'nın 33. koğuşunda zamanın doğrusal akışı yön değiştirdi; tarih, düz çizgisinden kırılıp bir destanın eşiğine saptı. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner... Bu dört genç insan, kendilerine dayatılan teslimiyeti, sessizliği, onursuzlaştırılmayı ve dilsizliği reddetmenin en radikal, en sarsıcı ve en geri dönülmez yolunu seçtiler.
Bedenlerini tutuşturmak, sıradan bir intihar eylemi, bir nihilist vazgeçiş ya da çaresizliğin getirdiği bir cinnet anı değildi. Bu eylem; ret, inkar ve imhacı sömürgeci devletin mutlak şiddet tekeline, işkence çarklarına ve insanı nesneleştiren sistemine karşı geliştirilmiş en yüksek mertebeden politik, felsefi ve insani bir protestoydu. Fiziksel olarak tamamen kuşatılmış, elleri bağlanmış, dilleri yasaklanmış bir insanın, elinde kalan son kaleyi kendi bedenini bir direniş enstrümanına, bir özgürlük aygıtına dönüştürerek muktediri ahlaken ve siyaseten silahsız bırakması eylemiydi.
MUTLAK TAHAKKÜM MEKÂNI
(Diyarbakır 5 No'lu Zindanı): Sistematik Şiddet, Kimliksizleştirme,
ÇILPAK HAYAT / TEBLİĞ: DÖRTLERİN RADİKAL YANITI, Bedenin Siyasi Bir Meşaleye Dönüşmesi, "Ateşi Söndürmeyin!", Teslimiyetin Reddi.
Tarihe Kazınan O Sesleniş
Alevler koğuşun gri duvarlarını yalayıp göğe yükselirken, diğer tutsaklar büyük bir dehşet, çaresizlik ve panik içinde su taşıyıp yangını söndürmeye çalıştıklarında, Ferhat Kurtay’ın alevlerin çıtırtısını ve etin yanma sesini yırtan o tarihi, tok sesi yükseliyordu:
"Ateşi söndürmeyin… Bu bir eylemdir. Söndüren hainlik yapmış olur. Su dökmeyin, ateşi gürleştirin!"
Bu sözler, acının biyolojik ve fiziksel sınırlarının zihinsel bir adanmışlıkla aşıldığının, etin ve kemiğin feryadının fikirsel bir iradenin gerisinde boğulduğunun en çarpıcı belgesidir. Başları Ferhat’ın dizlerinde, birbirine kenetlenmiş, tek bir kor yığını haline gelmiş o dört beden; sadece kendi etlerini yakmıyorlardı. Onlar, o cezaevinin kalın beton duvarlarını, paslı demir parmaklıklarını, dönemin faşizan ceberutluğunu ve o kurumsal zulüm aygıtını da o mukaddes ateşin içinde eritip küle çeviriyorlardı.
3. Felsefi ve Sosyolojik Boyut: Teslimiyeti Yakmak ve Öznenin İnşası
Dörtler’in eylemini salt bir tarihsel kronoloji olarak okumak yetersizdir; bu trajediyi ve zaferi anlamlandırmak için derinlikli bir felsefi perspektife ihtiyaç vardır. Bir bedeni kendi rızasıyla feda etmek, şüphesiz insan doğasının en temel, en birincil güdüsü olan "hayatta kalma" (Spinoza'nın deyimiyle Conatus) içgüdüsüne taban tabana zıttır. Ancak öyle tarihsel ve varoluşsal eşikler vardır ki, "onurlu ve özgür bir yaşam" ideali, biyolojik varoluşun katıksız bir biçimde önüne geçer.
Albert Camus, “Başkaldıran İnsan” adlı eserinde kölenin efendisine "hayır" dediği o ilk kırılma anını inceler. Köle, efendisinin buyruğuna sınır çizdiği ve "Buraya kadar!" dediği anda, salt kendi bireysel sınırlarını korumakla kalmaz; o andan itibaren tüm insanlığın ortak onurunu, çiğnenen evrensel adalet duygusunu savunmaya başlar. Dörtler de "çıplak hayatın" sınırında, kendilerine dayatılan "yaşayan ölüler" olma statüsünü reddederek, kendilerini yakma pahasına yeniden "özne" haline gelmişlerdir.
Boyut
A- Egemen Gücün Dayattığı Düzen:
* Fiziksel Boyut: Ağır işkence, beden üzerinde mutlak mülkiyet ve tahakküm.
* Psikolojik Boyut: Felç edici korku, mutlak itaat, dilsizlik ve sinmişlik.
* Tarihsel Boyut: Belleksizleştirme, unutturma ve tarihten silme.
B- Dörtler'in Radikal Yanıtı:
* Fiziksel Boyut: Bedenin iradeyle eritilerek politik bir meşaleye dönüştürülmesi.
* Psikolojik Boyut: Korkunun acıyla, ateşle ve kolektif haykırışla aşılması.
* Tarihsel Boyut: Zamanı durduran, mitolojik ve unutulmaz bir eylem tarzı.
C- Varoluşsal Sonuç:
* Fiziksel Boyut: Muktedirin fiziksel tekelinin kırılması; bedenin özgürleşmesi.
* Psikolojik Boyut: Zulüm çarkının psikolojik üstünlüğünün paramparça edilmesi.
* Tarihsel Boyut: Nesiller boyu aktarılacak sönmez bir kolektif hafızanın inşası.
Onların arkalarında bıraktıkları o son sözlerde, mektuplarda ne kör bir nihilizm, ne ilkel bir intikam hırsı, ne de körü körüne bir fanatizm vardı.
O mesajların satır aralarında yalnızca, "Biz buradayız, buradayız ve eğilmiyoruz; insan kalmakta ısrar ediyoruz" diyen rafine, arındırılmış bir insan onuru mevcuttu. Bu duruş, egemen gücün tüm işkence aygıtlarını, coplarını, hücrelerini ve prangalarını tek bir gecede işlevsiz kılmıştır. Cellat, kurbanın bu sarsılmaz iradesi ve acıyı aşan adanmışlığı karşısında çaresiz, çıplak ve tarihsel bir utanç içinde kalmıştır. Çünkü sosyolojik bir gerçektir ki: Fiziksel imha, zihinsel ve ruhsal teslimiyeti sağlayamadığı müddetçe, egemen için mutlak ve tescilli bir yenilgidir.
4. Edebi ve Kültürel Miras: "Dörtlerin Gecesi" ve Estetiğin İsyanı
Bu görkemli, trajik ve epik direniş; sadece siyasi tarihin kırılma noktası değil, aynı zamanda edebiyatın, sanatın ve toplumsal vicdanın da en derin yarası, en büyük ilham kaynağı oldu. Yaşanan bu sarsıcı gece, toplumsal gerçekçi edebiyatta karşılığını bularak mitolojik bir boyuta ulaştı. Şair Adnan Yücel, o geceyi, o karanlığı yırtan sarsılmaz iradeyi şu ölümsüz dizelerle toplumsal hafızaya nakşetmişti:
"Bu gece 'Dörtlerin Gecesi' / Dört göğüste yar diye yalnızca ateş yanar... / ... / Onlar ki her saniyesi işkenceyle geçen / Bir zamanın bağrından fışkırdılar / Ateş oldular, meşale oldular / Karanlığı dize getiren birer güneş oldular..."
Bu dizeler, salt bir edebi anlatım değil; ham acının estetiğe, trajedinin ise zamanı aşan epik bir destana dönüşmesinin kanıtıdır. Dörtler, 17 Mayıs gecesi yaktıkları o kibrit çöpüyle ve bedenleriyle, tüm bir coğrafyanın üzerine serpilmiş olan o ölü toprağını, suskunluğu, korkuyu ve umutsuzluğu da küle çevirdiler.
O geceden sızan kıvılcımlar, yıllar boyu adalet, özgürlük, eşitlik ve insan onuru arayan her bireyin, her kuşağın vicdanında birer kutup yıldızı olarak yanmaya devam etti. Edebiyat ve kolektif anlatı, bu direnişi sadece tarihin tozlu raflarına kaydetmemiş; onu zamansız, mekânsız evrensel bir insanlık mirasına dönüştürerek geleceğe postalamıştır.
5. Sonuç: Karanlıktan Doğan Işık, Katarsis ve Yeniden Doğuş
Koma halindeki o on günlük karanlık, sessiz seyahatin ardından gelen o ağrılı uyanış; Dörtler'in trajedisi, eylemi ve tarihsel zaferiyle birleştiğinde gerçek, sarsıcı anlamını bulmaktadır. İnsan ruhu, bazen kendi bireysel çıkmazlarından, gündelik felaketlerinden ve acılarından sıyrılmak, yeniden doğrulabilecek o gizil gücü bulabilmek için tarihin bu denli büyük, bu denli ödünsüz direniş odaklarından beslenmek zorundadır.
Göğüste hissedilen o ilk sızı, o ilk nefes; Diyarbakır zindanlarında yakılan ve küllerinden yeniden doğan o sönmez ateşin bugüne, bu ana ulaşan yankısından, dalga boyundan başka bir şey değildir.
Dörtler’in ateşi, üzerinden onlarca yıl geçse de küllenmeyen, aksine her dönemin kendi karanlığında hafıza tazeleyen, vicdanları diri tutan ve adalet arayışını kamçılayan sönmez bir ışıktır.
Zulme, zorbalığa ve insanı hiçe sayan her türlü sisteme karşı eğilmeyen o sarsılmaz irade, bugün de dünyanın neresinde olursa olsun "insan kalabilmenin", onuru her şeyin üstünde tutabilmenin evrensel pusulasıdır.
Dün o gri şafakta, göğüsteki o tarihsel yangınla ve sızıyla uyanmak; o sönmeyen ateşin nesiller boyu ruhlarda, zihinlerde, fikirlerde ve adalete aç topraklarda yanmaya devam edeceğinin en somut, en görkemli ilanıdır.
Onların ışığıyla yeniden doğmak; geçmişi pasif, melankolik bir nostaljiyle anmak değil; o onurlu duruşun, o sarsılmaz iradenin geleceğe taşınan kesintisiz mirasını omuzlamak ve karanlığa karşı bir meşale de kendin olabilmektir. Saygıyla, minnetle, estetikle ve sönmeyen bir inançla...