Leyla Sapmaz
Gökyüzü Yalnızca Uçurtmaların Olsun
Barut kokusunun yerini toprak ve fesleğen kokularına bıraktığı, yıkılmış beton yığınlarının arasından yeniden umut çiçeklerinin filizlendiği o sabahı düşlemek, insanın en mukaddes eylemidir. Savaşların yeryüzünü tamamen terk ettiği o güne uyandığımızda, gökyüzünü kaplayan kara dumanlar silinmiş olmalı; yukarıya baktığımızda sadece çocukların hür, telaşsız ve rengarenk uçurtmalarını görmeliyiz.
Çocukluk, insanlığın dokunulmaz yurdudur. O masumiyete el uzatan, çocukların gözlerindeki ışığı çalan ve uçurtmalarının ipine o kirli, karanlık elleriyle dokunan her kim varsa; evrensel hukukun ve sarsılmaz adaletin önünde diz çökmelidir. Verilecek ceza sadece bir yaptırım değil; öylesine ağır, öylesine sarsıcı ve emsalsiz bir caydırıcılığa sahip olmalı ki, kötülük yeryüzünde kendine sığınacak, saklanacak tek bir gölge bile bulamamalı. Çünkü bir çocuğun hayalini kırmak, sadece bir bireye değil, tüm insanlığın kalbine indirilmiş en ağır darbedir ve hiçbir mahkeme, kırılan bir çocuk kalbinin hesabını sormadan adaleti tesis edemez.
Merhametin Evrensel Dili: Sefaletin Sonu
Açlığın, yokluğun ve sefaletin haritadan silinmesi, kağıt üzerindeki dünyevi formüllerle veya süslü ama içi boş vaatlerle gerçekleşemez. İnsanlık onurunu ayağa kaldırmak için zihinlerden ziyade yüreklere ekilecek köklü bir merhamet tohumuna ihtiyacımız var. İnşa etmemiz gereken yeni dünya düzeninin temelleri şunlar olmalıdır:
- Sahip olduğumuz bir lokma ekmeği, bir tas suyu ve bir avuç umudu hiçbir tereddüt yaşamadan, karşılıksız bölüşmek.
- Hiçbir insanın bir diğerine ten rengi, makamı, mülkü veya soyuyla üstünlük kurmadığı; eşitliğin ve adaletin nefes almak kadar sıradan, su içmek kadar doğal olduğu bir nizam kurmak.
- "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" şuurunu, sadece bir öğüt olarak değil, küresel bir vicdan yasası olarak hayata geçirmek.
Medine'den Günümüze Süzülen Miras: Kardeşlik Sözleşmesi
Bizi bu karanlıktan çıkaracak olan meşale, yüzyıllar öncesinde yakılmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dönemindeki o emsalsiz Kardeşlik Sözleşmesi’nin (Muâhât) fedakâr ruhunu çağımıza taşımaktan başka çaremiz yoktur. Yesrib’i "Medine" yapan o muazzam sözleşme; evini, aşını ve hurma bahçesini daha önce hiç tanımadığı bir muhacirle ikiye bölen ensarın destanıdır. Kan bağından öte bir can bağı olan bu sözleşme, bugün bencillikten kaskatı kesilmiş, şefkatsizlikten çölleşmiş insanlığın damarlarına verilmesi gereken yegâne can suyudur.
Taşların Değil, Şefkatin Hüküm Sürdüğü Bir Çağ
Tarihin her döneminde iyilik, en karanlık niyetlerle sınanmış, aydınlık daima gölgelerle boğuşmak zorunda kalmıştır. Bizim en büyük özlemimiz ve kavgamız; yeryüzüne rahmet elçisi olarak gönderilen Peygamber’in üzerine Taif’te acımasızca taş atan cehaletten ve sinsi pusularda, yüksek duvarların üzerinden üzerine taş bırakarak canına yeltenen o hastalıklı, kalleş zihniyetten tamamen arınmış bir dünyadır.
Bizler; içinde nifak barındırmayan, riyanın, münafıklığın ve kapalı kapılar ardındaki kirli hesapların son bulduğu bir çağın hasretini çekiyoruz. O zorlu anlarda, ihanet ve acılar içindeyken bile dudaklarından beddua yerine hidayet dökülen bir merhamet peygamberinin ahlakı, bugünün kin ve intikamla yoğrulmuş dünyasına en kalıcı panzehirdir. Sözün öze mutlak uyum sağladığı, kalplerin birbirine pürüzsüz bir ayna olduğu o berrak günlere dönmek zorundayız.
Yeni Bir Sabaha Uyanırken
Bu satırlar, bir güç kavgası, bir zümrenin manifestosu veya altı boş bir siyasi iddia değildir; bu, insanın doğrudan kendi vicdanına, yaratılış gayesine ve saf sevgiye dönüş çağrısıdır. Merhametin sokaklarda özgürce kol gezdiği, yoksulluğun tarih kitaplarında kalan bir acı olduğu, adaletin asla gölgelenmediği ve çocukların güvenle gökyüzüne bakabildiği o dünyayı kurmak, içimizdeki o ilk kardeşlik yeminini hatırlamakla başlayacaktır.
Gökyüzü yalnızca uçurtmaların, yeryüzü ise sadece merhametin olsun.