Leyla Sapmaz
Çaresizler avlusu, sessiz zafer: Kervansarayın son çırpınışları
Tarih sayfalarını biraz geriye, paranın ve ticaretin kalbinin attığı Lidyalıların başkenti Sardes’e çevirelim. Sardes’in o görkemli sütunları arasında, devletin işleyişini sağlayan katipler ve zanaatkarlar yaşardı. Ancak her devirde olduğu gibi, o devirde de liyakati boyunu aşmış, bulunduğu koltuğun ağırlığını taşıyamayan çapsız yerel tüccarlar ve bölge ağaları vardı.
Bu ağalar, işini hakkıyla yapan bir katibin, sefere çıkarken alması gereken gümüş sikkelerin üzerine yatmaya kalktılar. Sandılar ki katip susacak, boyun eğecek. Fakat katip, hakkını Sardes’in Yüksek Divanı'nda aradı ve o gümüşleri, üstelik Lidyalıların o çok sevdiği "faiziyle" birlikte geri kazandı. Hatta ağaların yolladığı aracılar, "Ne olur şu faizden vazgeç" diye kapı kapı dolaşıp aslında mağlubiyetlerini tescillemiş oldular.
Ağalar baktılar ki hukukun kılıcı keskin, divanda kaybediyorlar; bu sefer sarayın arka kapılarından kendilerine, asıl vezirin adını kullanarak ortalıkta dolaşan "küçük bir piyon ulak" bulduklarını sandılar. Bu alt tabaka ulak, katibi köşeye çekip gözdağı vermeye kalktı. Ne var ki katip, ulağın blöfünü gördü ve onu doğrudan Kraliyet Konseyi'ne şikayet etti. Küçük piyon, başlattığı yangının ortasında kalakaldı; ağaların kurduğu o zavallı kumpas kendi ellerinde patladı.
Büyük divanda yenilen, kumpasları çöken bu muktedir görünümlü zavallıların elinde kala kala ne kaldı dersiniz? Yenilgiyi hazmedemeyenlerin o meşhur "akıl tutulması"... Katibin sükunetini bozmak için kervansarayın avlusunda bir panayır soytarısı gibi anlamsız haller yapmaya, dillerinde korkak zehirleri amaçsızca dolaşmaya başladılar. Bu gürültü, aslında bir güç gösterisi değil; sözün bittiği yerde başlayan bir çaresizlik çığlığıydı. Kendi haysiyetlerini, koridorlarda yankılanan o fuzuli hayaletin arkasına saklamaya çalıştılar.
Hatta bu süreçte, kervansarayın şerbetlerini dağıtan, saflığına sığınıp aslında ağaların gözü kulağı olmaya talip sinsi bir çırağı da sahneye sürdüler. Ancak katip, bu sinsi piyonun "hizmet" adı altındaki ajanlığını tek hamlede bitirdi. Şerbetçi çırağı o yapay telaşıyla kapıya koştuğunda, katibin keskin ve net duruşuyla karşılaştı: "Bana artık şerbet getirme, kapımı da ben çağırmadan çalma!" Bu cümleyle, o sinsi tiyatro daha perde açılmadan kapandı ve piyon kendi boşluğuna yuvarlandı.
Bir yanda hukukun ve hakkın divanında zafer kazanan, aklıyla oyun kuran asil bir direniş; diğer yanda köşeye sıkıştıkça avludaki anlamsız hallerine sığınan ve piyonlarının arkasına saklanan çapsız bir güruh.
Tarih, Sardes’te altın sikkeleri bulanları yazar ama o sikkelerin faizini ödememek için kıvranan ve kibrinde boğulan çapsızları asla yazmaz. Onlarınki, başlamadan bitmiş, yarım kalmış bir jübileden ibarettir. Küçük piyonların büyük oyun kuramayacağını, o devrin en ibretlik hikayesi olarak okuyoruz bugün.