Leyla Sapmaz
Aynalar ve gölgeler
Uzak bir taşra kasabasında, göğe doğru yükselen gri bir bina vardı. Bu bina, topluma hizmet etmek için kurulmuş bir çatıydı ama içindekiler zamanla o çatının altına "liyakat" yerine "sadakat" ve "kulaktan kulağa fısıltı" döşemişlerdi.
Bu binanın koridorlarında, zihnini bilimin ve hukukun ışığıyla aydınlatmış bir kalem sessizce çalışıyordu. O kalem, kişisel hırsları değil, evrensel doğruları kağıda döküyordu. Sistemin nasıl daha iyi işleyebileceğini, işleyişteki tıkanıklıkların bir toplumu nasıl geriye götürdüğünü anlatan makaleler kaleme alıyordu. Derdi şahıslar değil, işleyişin kendisiydi.
Ancak o büyük binanın içinde, kendi yetersizliklerini gizlemek için gruplaşmaların gölgesine sığınanlar, bu makaleleri bir "tehdit" olarak gördüler. Çünkü gerçek, aynaya benzer; aynaya bakan kendi kusurunu görünce aynaya kızarmış. Onlar da öyle yaptılar. Bilimsel bir analizi, kişisel bir saldırıymış gibi çarpıtıp, "Bakın, bizi hedef alıyor!" diye feryat etmeye başladılar.
Dedikoduyu bir yönetim biçimi sananlar, koca bir hizmet binasını şahsi bir savunma kalesine çevirdiler. Bir kişiyi yalnızlaştırmak, onu "atıl" bırakmak ve mesleki onurunu zedelemek için iftira çarklarını döndürdüler. Oysa unuttukları bir şey vardı: Bir kalem, hakikati yazdığı sürece hiçbir fısıltı o kalemin sesini kısamazdı.
Şimdi bu kasabada, o büyük binanın tozlu koridorlarında adaletin rüzgarını estirecek, "burada ne oluyor?" diyecek en üst iradenin gözüne ihtiyaç var. Kendi küçük dünyalarını kutsalın büyük imkanlarıyla perdelemeye çalışanların, bu çarpıtma oyunlarının bozulması şart. Çünkü bir müesseseyi müessese yapan, içindeki dedikodu grupları değil, işini onuruyla yapan bireylerdir.
Hiçbir yalan, hakikatin o sakin ve vakur duruşuna pabuç bırakmayacak kadar güçlü değildir. Günün sonunda, çarpıtanlar kendi yarattıkları o karanlık koridorlarda kaybolurken; yazılanlar, liyakatin sönmez bir meşalesi olarak kalmaya devam edecektir.