Leyla Sapmaz
Hassasiyet Vitrini ve Arka Odadaki Enkaz
Büyük bilgelerin, kadim metinlerin ve vicdan sahibi her kalbin üzerinde uzlaştığı sarsılmaz, zamanlar üstü bir gerçek vardır: Mazlumun kalbi ile Yaratıcı arasında hiçbir perde yoktur. Sesin, sözün, hatta nefesin tükendiği o çaresizlik anında yutkunulan sükût, evrenin en gürültülü çığlığına dönüşür ve o çığlık, hiçbir engele takılmadan doğrudan sahibine ulaşır.
Ancak yaşadığımız çağ, garip bir çelişkiler tiyatrosuna sahne oluyor. Şöyle bir etrafınıza baktığınızda, bu tiyatronun başrol oyuncularını hemen tanırsınız.
Onlar; yere düşen tek bir saç telinden, hizası milim kaymış bir eşyadan veya şekilsel bir teferruattan dolayı adeta kıyameti koparan "muazzam" duyarlılık abideleridir. Ahlakı, erdemi ve inancı mikroskobik detaylara indirgeyip, kalabalıkların önünde kusursuz bir hassasiyet şovu yaparlar. Sahne ışıkları altındayken o kadar ince, o kadar kırılgandırlar ki, meleklerin yeryüzündeki gölgeleri sanırsınız.
Fakat o ışıltılı vitrinin hemen arkasında, kapalı kapılar ardında bambaşka bir pazar kuruludur.
Dedikodunun en acımasızı, iftiranın en sinsi olanı, hasedin en karanlık hali o arka odalarda ince ince işlenir. Bir insanın onurunu, itibarını ve hakkını gözünü kırpmadan, zerre vicdan azabı çekmeden yerle yeksan edenlerin; sıra bir giysi kırışıklığına veya önemsiz bir detaya geldiğinde sergiledikleri o “Aman efendim, nasıl olur!” tavrı, sıradan bir çelişki değil, organize bir riyakârlıktır.
Dağ gibi hakikatleri yutanların, kıl gibi teferruatlarda boğulma taklidi yapması, derin bir ahlaki çürümüşlüğün en kullanışlı kamuflajıdır.
Kul hakkı yemenin, iftirayla bir hayatı karartmanın tonlarca ağırlığını kalbinde hissetmeyenler, nasıl oluyor da şekilsel bir hatada bu kadar "inceleşebiliyor"? Cevap aslında çok basittir: Kendi içlerindeki devasa kötülükle yüzleşmemek, o karanlığı örtbas etmek için dışarıda sahte krizler yaratmak zorundadırlar. Gürültülü hassasiyetler, sessiz günahların paratoneridir. Başkalarının ufak tefek kusurlarını büyüterek, kendi devasa enkazlarını kalabalıklardan saklarlar.
Kimseyi işaret etmeye, isim vermeye veya birilerini zan altında bırakmaya gerek yok; zira bu karakter tipolojisi, her devrin en tanıdık silüetidir. Onlar, insanları kandırmayı çok iyi bilirler. Yere düşen bir saç teli için döktükleri sahte gözyaşlarıyla izleyicileri vicdanlarına hayran bırakabilir, bu "şov" sayesinde kürsülerde, meclislerde veya sosyal ortamlarda başköşeye kurulabilirler.
Fakat unuttukları, hesap edemedikleri bir şey vardır: İlahi adalet, süslü vitrinlere değil, arka odadaki karanlık depolara bakar.
Hasetle, iftirayla, gıybetle inşa edilen o görünmez zindanlar, sahte duyarlılıklarla ne kadar sıvanırsa sıvansın, mazlumun dudaklarından dökülmeyen ama kalbinden kopan tek bir "ah" ile yıkılmaya mahkumdur. Riyakâr, kendi etrafına sahte hassasiyetlerden aşılmaz zırhlar, yaldızlı perdeler ördüğünü zannederken; mazlum ile Allah arasındaki o perdesiz, o sarsıcı, o doğrudan hatta faturası çoktan kesilmiştir.
Zaman, en şaşmaz terazidir. Ve o terazi, maskelerin iplerini kesmek için sadece doğru anı bekler.