Leyla Sapmaz
Keserin sesi ve ormanın hafızası
Bazen ormana bakınca sadece ağaçları değil, insanları da görürsünüz. Kimi çınar gibidir; köklü, gölgesi ferahlatıcı, duruşu vakur. Kimi ise sarmaşık gibidir; tek başına ayakta duramaz, mutlaka birine dolanır, dolandığı şeyi de zamanla kurutur.
Geçenlerde bir köy kahvesinde dinlediğim, isimleri bende saklı ama hikayesi herkese aşina bir olay, bana tam da bunu düşündürdü. Gelin biz bu hikayenin kahramanlarına Adem ve Şükrü diyelim.
Adem, köyün eski tomruk işçilerinden. Hani şu “elinden iş değil, sanat dökülüyor” denilen cinsten. Baltayı vurduğu yer cetvelle çizilmiş gibi pürüzsüz olur. Adem az konuşur, konuştu mu da tam konuşur. Eğip bükmez lafı. Hak yemez, yedirtmez. Bu yüzden köyde sevilir ama o “dobra” hali, işine hile hurda karıştıranların da canını sıkar da iftira, dedikodu, riyakarlık, manipülasyon, itibarsızlaştırma ne varsa heybelerinde çakallık sanatlarından mezun oldukları bilgi birikimlerini büyük bir gayretle sunmaya çalışırlar.
Bir de şükrü vardır…Şükrü, kalabalık gezmeyi sever. Yanında iki kuzeni, bir de abisi; mahşerin dört atlısı gibi dolaşırlar tomruk sahasında. Şükrü’nün işi, iş yapmaktan çok iş yapıyor gibi görünmektir. Ağzı iyi laf yapar, yüzüne güler, “Aman efendim, sepet efendim” diyerek insanların nabzına şerbeti dayar. Ama bilirsiniz, cehenneme giden yol iyiniyet taşlarıyla döşelidir. Şükrü’nün o riyakar nezaketinin altında, hep kendine yontan keser saklıdır.
Köyün zengin toprak sahibi ve işvereni Şeref Bey, aslında insan sarrafıdır ama bazen en keskin gözler bile yanılgıya düşer. Şeref Bey, Adem’i sever, güvenirdi. Ancak Şükrü, yılan gibi sinsi, su gibi akışkandı.
Büyük bir sevkiyat öncesi, Şükrü ve ekibi işi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Tomrukları yanlış istiflediler, çürük olanları sağlamların arasına gizleyip işi “hızlıca” bitmiş gibi gösterdiler. Amaç, primi kapıp kenara çekilmekti. Ancak bu hata ortaya çıkarsa, Şeref Bey hepsini kapının önüne koyardı.
Şükrü ne yaptı dersiniz? O meşhur “iyi niyetli” maskesini takıp Şeref Bey’in yanına koştu. “Beyim,” dedi, “Biz gece gündüz demedik çalıştık ama Adem Usta yaşlandı mı ne , artık gözü görmüyor. Bütün çürükleri istifledi, biz düzeltmeye çalıştık ama dinletemedik.”
Diğer işçiler gördü mü? Gördü. Ama korku, vicdanın sesini kıstı. Kimi ekmeğinden olmaktan korktu, kimi Şükrü’nün kalabalık ailesinden çekindi. Adem ise savunma bile yapmadı. Sadece Şeref Bey’in gözlerine baktı, “Benim işimi orman bilir beyim, sen bilirsin” dedi. Ceketini aldı,
Adem işten atıldı. Şükrü ve ekibi zafer sarhoşluğuyla meydanı boş bulup at koşturmaya başladı. Ama unuttukları bir şey vardı: Yalanın ömrü, mum yatsıya kadar yanana kadardır; ama kalitesiz işin ömrü, ilk fırtınaya kadardır.
Aradan bir ay geçmedi. O sevkiyatın yapıldığı mobilya fabrikasından Şeref Bey’e zehir zemberek bir telefon geldi. Tomruklar işlenirken makineleri bozmuş, içlerindeki çürükler yüzünden binlerce liralık zarar oluşmuştu. Ve en önemlisi, fabrikadaki ustabaşı tomrukların üzerindeki, “balta izlerinden” işçiliği tanıyordu.
Fabrikanın raporu Şeref Bey’in masasına düştüğünde her şey kabak gibi ortadaydı. Hatalı kesimlerin, çürük istiflerin üzerindeki işaretler ve kesim tarzı, Adem’in o kalem gibi işçiliğine değil; Şükrü’nün baştan savma tarzına aitti. Adem’in kestiği her tomruk, imza atılmış bir sanat eseri gibi sağlam dururken; Şükrü’nün düzelttim dediği her yer dökülüyordu.
Sonuç mu? Şeref Bey hatasını anladı ve Adem’i fabrikasında baş sorumlu olarak tayin etti. Aynı zamanda bir uzmandı artık O. Şeref Bey, Adem’in fabrikada çalışmasına ikna olmasına çok sevinmişti. Şükrü ise ekibiyle birlikte hem işinden oldu hem de köy meydanında kimsenin yüzüne dahi bakmadığı bir “mimli”ye dönüştü. Şeref Bey, o günden sonra riyakar övgüleri değil, acı da olsa dobra gerçekleri baş tacı yaptı.
Ormanın adaleti şaşmaz, Hayırlı Ramazanlar dilerim.