Nevzat Kızılban
Türbinlerine karanlığı
Meşin Yuvarlağın Gölgesinde Büyüyen Nefret ve Yitirilen Vicdan
Futbol, hiçbir zaman sadece yirmi iki kişinin bir meşin yuvarlağın peşinden koştuğu teknik bir oyun olmadı. O, toplumsal nabzın en çıplak haliyle hissedildiği, kolektif bilinçaltının dışa vurulduğu ve bazen de sosyolojik fay hatlarının kırıldığı devasa bir aynadır.
Ne yazık ki son günlerde Somaspor–Bursaspor karşılaşmasında tanıklık ettiğimiz sahneler, bu aynanın bize yansıttığı görüntünün ne kadar ırkçı, karanlık, kirli ve ürkütücü olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Kürd siyasetinin önemli figürlerinden, yaşamı ve mücadelesiyle tarihe not düşmüş Sayın Leyla Zana’ya yönelik yükselen o galiz tezahüratlar, sadece bir kişiye yöneltilmiş anlık bir öfke patlaması değildir. O sloganlar, bu ülkenin "birlikte yaşam" iradesine, toplumsal barışın kalbine sıkılmış birer kurşun niteliğindedir.
Münferit Bir Olay mı, Yoksa Sistematik Bir Zehir mi?
Yaşananları "bir grup kendini bilmezin taşkınlığı" diyerek geçiştirmek, meseleyi sığ bir taraftarlık tartışmasına hapsetmek en hafif tabiriyle safdilliktir. Bu saldırıların hangi saikle yapıldığını, hangi ırkçı ideolojik nefret ikliminden beslendiğini hepimiz biliyoruz. Stadyumlar, uzun zamandır toplumsal deşarj alanları olmaktan çıkarılıp, belirli odaklarca ırkçı nefretin, ırkçı ayrımcılığın ve kutuplaşmanın laboratuvarı haline getirilmek isteniyor.
Ülkenin genel siyasi atmosferinde tırmandırılan ırkçı ayrıştırıcı dil, tribünlerde kendine en sert yankıyı buluyor. Daha önce defalarca uyarısı yapılan bir gerçektir: Tribünlere ekilen ırkçı nefret tohumları, yarın sokaklarda çatışma olarak biçilebilir. Ancak görülüyor ki, bu hayati tehlikeye karşı ne futbolun yönetim mekanizmaları ne de mülki idareler nezdinde caydırıcı, somut bir adım atılmıyor. Unutulmasın ki; sessiz kalınan her hakaret, bir sonrakine verilmiş zımni bir onay, bir cesaret mektubudur.
Hedefte Olan "Toplumsal Barış" ve Annelerdir
Leyla Zana, siyasi kimliğinin ötesinde bu toplumun bir annesidir, bir büyüğüdür. Onun şahsında sembolleşen bu çirkin saldırılar, aslında bu ülkenin tüm annelerine, kadınlarına ve kültürel dokusuna yapılmış bir saygısızlıktır. Bu saldırılarla hedeflenen, sadece bir siyasetçi değil, bu coğrafyanın bin yıllık kardeşlik harcıdır. Demokratikleşme çabalarına ve bir arada yaşama kültürüne vurulan bu darbeler, sporu birleştirici bir unsur olmaktan çıkarıp bir ayrıştırma aparatına dönüştürmektedir.
Sporun ruhunu kirleten bu güruh, aslında kendi geleceklerini de karanlığa gömmektedir. Yetkilileri, konforlu protokol koltuklarından çıkıp gerçek sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz:
* Seyirci Kalmak Suça Ortaklıktır: Tribünde yükselen ırkçı söyleme müdahale etmeyen her hakem, raporuna yazmayan her gözlemci bu vebalin altındadır.
* Hukuk "Temenni" Değildir: 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun, sadece kağıt üzerinde bir metin değil, bir adalet kılıcı olmalıdır.
* Güvenli Liman İllüzyonu: Stadyumlar, ırkçı ve ayrımcı söylemlerin "dokunulmazlık zırhı" kuşandığı güvenli limanlar olmaktan derhal arındırılmalıdır.
Son Söz: Renklerin Karnavalı mı, Karanlığın Sesi mi?
Bu çirkin saldırıyı gerçekleştiren zihniyeti ve onlara bu zemini hazırlayan, sessizliğiyle bu ateşi harlayan siyasi iklimi en sert şekilde kınıyorum. Bizler, futbolun yeşil sahasını siyahın ve beyazın savaşı değil; tüm renklerin, dillerin, kimliklerin ve inançların bir arada var olabildiği bir karnaval alanı olarak görmek istiyoruz.
Çünkü bilinmelidir ki; nefretle inşa edilen hiçbir tribün, barışla atılan tek bir golden daha değerli değildir. Hâlâ geç değil; ya bu ateşi el birliğiyle, sağduyuyla söndüreceğiz ya da bu karanlığın hepimizi yutmasını acıyla izleyeceğiz. Biz, bir annenin onurundan, adaletin ışığından ve aydınlıktan yanayız.