Nevzat Kızılban
İran ve Ortadoğu’nun geleceği
ORTADOĞU’NUN İNANÇ FAY HATLARI,TAHRAN’IN YA DÖNÜŞÜM YA TASFİYE İKİLEMİ
Ortadoğu, tarihinin en kritik ve sarsıcı eşiklerinden birinden geçerken; bölgesel krizlerin merkez üssünde tekçi, yayılmacı ve şeriat-mezhep odaklı ideolojisiyle İran rejimi durmaktadır.
Yaklaşık yarım asırdır kesintisiz şekilde sürdürülen dış politika ajandası göz önüne alındığında, Tahran’ın mevcut bölgesel statükoya entegre olması ya da geleneksel diplomasi kanallarıyla uluslararası sisteme adapte olması imkânsız bir illüzyondan ibarettir.
İran rejimi için küresel ve bölgesel denklemde var olmanın tek yolu, kapsama alanındaki coğrafyayı kendi ideolojik mimarisine göre yeniden inşa etmektir. Bu durum, tüm bölgeyi kaçınılmaz bir yol ayrımına getirmektedir: Tahran yönetimi ya nüfuz ettiği coğrafyaları dönüştürüp kendisine benzetecek ya da bu yıkıcı iddiasının altında kalarak rejim olarak tasfiye edilecektir.
Sınırları Aşan "Devrim İhracı" Doktrini
Tahran’ın "Devrim İhracı" doktrini, devlet sınırlarını aşan ve mezhepsel fay hatlarını bilinçli bir şekilde tetikleyen militarist bir stratejiye dayanmaktadır. Yaklaşık elli yıldır Ortadoğu’dan Afrika’ya, Güney Asya’dan Kuzey Afrika’ya uzanan geniş bir hat üzerinde İran; kendi mezhepçi ideolojisine yakın toplulukları eğitmekte, ağır silahlarla donatmakta ve organize etmektedir.
Yemen’de Husiler, Lübnan’da Hizbullah, Irak ve Suriye’deki Haşdi Şabi ve benzeri milis güçler ile Filistin, Afganistan ve Pakistan hattındaki militarize edilmiş yapılar, bu stratejinin doğrudan birer aygıtı haline gelmiştir. Yüz binlerce militanın ideolojik olarak eğitilip silahlandırılması, söz konusu ülkelerin meşru devlet egemenliğini felç etmiş ve toplumsal dokularını altüst etmiştir.
Paralel Devletler ve Aşınan Egemenlikler
İran’ın bu tekçi yayılmacılığı, girdiği her coğrafyada merkezi otoriteyi zayıflatmayı ve paralel devlet yapıları üreterek bölgesel statükoyu parçalamayı hedefler. Tahran yönetimi, komşu ve bölgesel aktörlerle eşit şartlarda bir arada yaşamayı değil, vesayet kurmayı esas almaktadır.
Bu politikalar, meşru devlet sınırlarının kademeli olarak anlamsızlaşmasına ve mezhep odaklı mikro-otoritelerin doğmasına yol açmaktadır. Kendi ideolojik hatlarını korumak ve yaymak adına tüm bölgeyi ateşe atmaktan çekinmeyen bu anlayış, Ortadoğu’yu ve çevre coğrafyaları sürekli bir çatışma, istikrarsızlık ve belirsizlik döngüsüne mahkûm etmektedir.
Uzun Soluklu Bir Kaosun Eşiğinde
Bu tarihsel gidişat ve mevcut dinamikler analiz edildiğinde, önümüzdeki dönemin kısa vadeli diplomasi hamleleriyle sükûnete kavuşamayacağı son derece açıktır. İran’ın taviz vermez yayılmacı stratejisi ile buna karşı gelişen bölgesel ve küresel direnç, uzun bir zaman dilimine yayılacak devasa bir kaosun haberchisidir.
Önümüzdeki süreçte bölgeyi bekleyen gelecek; devlet sınırlarının yeniden tartışmaya açıldığı, vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrildiği ve faturası doğrudan masum toplumlara kesilen uzun soluklu, yıkıcı bir savaşlar silsilesidir. Nihayetinde bu amansız denklem, ya bölgesel yapının tamamen çözülmesi ve rejimlerin İran modeliyle dönüşmesiyle ya da Tahran’daki rejimin kendi ürettiği bu şiddet ve kaos çemberinde tasfiye olmasıyla sonuçlanacaktır.