Leyla Sapmaz
Köklerdeki Adalet: Hakemlik ve uzlaştırma
İnsanoğlunun bir arada yaşamaya başladığı ilk günden beri ihtilaf, gölgemiz gibi bizi takip etti. Bugün adliye koridorlarında yankılanan ayak sesleri ve yıllar süren dava dosyaları, aslında modern insanın adaleti ararken kaybolduğu bir labirenti andırıyor. Oysa tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda, adaletin çok daha hızlı, sessiz ve onarıcı yollarla tecelli ettiğini görüyoruz. Günümüz hukuk sisteminin adeta yeni bir devrimmiş gibi sunduğu hakemlik ve uzlaştırmacılık kavramları, gerçekte insanlığın en kadim barış kurma sanatıdır.
Bu iki kavram çoğu zaman aynı potada eritilse de, özlerinde taşıdıkları felsefe ve işleyiş tamamen farklıdır. Hakemlik, tarafların kendi rızalarıyla seçtikleri, uzmanlığına güvendikleri özel bir yargıca "Bizim yerimize sen karar ver" demesidir. Hakemin sözü kılıç gibi keskindir; masaya vurulan yumruk mahkeme hükmü yerine geçer, verdiği karar tarafları bağlar ve icra edilebilir niteliktedir.
Uzlaştırmacılık ise o kılıcı kınına sokma sanatıdır. Masadaki uzlaştırmacı kimseye ne yapacağını söylemez, bir karar dayatmaz ve kimseyi yargılamaz. O, iletişimi kopmuş, öfkeden gözü kör olmuş tarafların arasına objektif bir köprü kurarak, kendi çözümlerini yine kendilerinin bulmasını sağlar. Biri adaleti sizin adınıza otoriter bir şekilde dağıtırken, diğeri adaleti kendi ellerinizle, ortak rızayla inşa etmenize rehberlik eder. Uzlaşma masasında atılan bir imza, dışarıdan dayatılan değil, içeriden kabullenilen bir barış antlaşmasıdır.
Peki bu "alternatif" denen yöntemler gerçekten yeni mi? Cevabı bulmak için milattan önce 2550 yılına, Mezopotamya’nın kavurucu sıcağına gitmemiz gerekiyor. Lagaş ve Umma adlı iki Sümer şehir devleti, aralarındaki verimli topraklar ve su paylaşımı anlaşmazlığı yüzünden kanlı bir savaşa sürüklenmek üzereydi. İşte tam bu kriz anında, tarafsız Kiş Kralı Mesilim bir otorite figürü olarak devreye girdi. İki tarafı dinledi, kanıtları inceledi, sınır taşlarını bizzat yeniden dikti ve insanlık tarihinin bilinen en eski tahkim (hakemlik) belgesine imza attı. Bugün arkeoloji dünyasının yakından bildiği bu antlaşma, modern uluslararası tahkimin taşa kazınmış ilk örneğidir.
Uzlaştırmanın kökleri ise resmi tabletlerden ziyade, devlet mekanizmasının ulaşamadığı kadim kültürlerin sosyal dokusunda yatar. Dünyanın diğer ucunda, Antik Hawaii'de uygulanan Ho'oponopono ritüeli bunun en kusursuz örneğidir. Ada halkı arasında bir hırsızlık, sınır ihlali veya derin bir kavga yaşandığında, en yaşlı ve bilge kişi (Kahuna) tarafları ve ailelerini bir çember etrafında toplardı. Bu çemberde kimse haklı ya da haksız ilan edilip cezalandırılmazdı.
Sorunun kökenindeki duygusal düğümler çözülene, taraflar karşılıklı hislerini dökene kadar konuşulur ve nihayetinde ortak bir tazmin veya onarım yolunda anlaşılırdı. Bu süreç, bugün ceza hukukunda "onarıcı adalet" diyerek yere göğe sığdıramadığımız modern uzlaştırmacılığın binlerce yıl önceki, en saf halidir.
Bugün devletlerin adalet sistemlerini bu kadim yöntemlere entegre etmeye çalışmasının çok net, yaşamsal faydaları var. Her şeyden önce zaman. Bir davanın istinafı, temyizi derken yıllar sürdüğü, adaletin labirentlerde çürüdüğü bir sistemde; hakemlik aylar, uzlaştırma ise bazen sadece saatler içinde kesin çözüm sunar. İkinci büyük avantaj gizliliktir.
Mahkeme salonları ve dava dosyaları kural olarak herkese açıktır; milyonluk ticari sırlarınız, şirket zaaflarınız veya hassas ailevi meseleleriniz o salonlarda tutanaklara geçerek ifşa olur. Oysa hakemlik ve uzlaşma masalarında "gizlilik prensibi" esastır, konuşulan her şey o dört duvarın arasında kalır. Ve şüphesiz en önemlisi, ilişkilerin korunmasıdır.
Bir mahkeme salonundan kural olarak bir kazanan ve bir kaybeden çıkar; taraflar o kapıdan artık kanlı bıçaklı düşmanlar olarak ayrılır. Uzlaşma masasında ise mağlup yoktur. Çözümü iki taraf birlikte ürettiği için ticari ortaklıklar zedelenmeden devam edebilir, komşular ertesi gün birbirlerinin yüzüne bakabilir.
Adalet, sadece ahşap bir kürsüden yankılanan tokmak sesinin ardından gelen soğuk bir hüküm değildir. Bazen tarafların husumeti bir kenara bırakıp göz göze gelerek sıktıkları bir el, binlerce sayfalık dava dosyasından çok daha kalıcı ve tatmin edici bir barış sağlar. Geçmişin bu basit ama derin bilgeliğini bugünün karmaşık hukukuna adapte etmek, adliyelerin yükünü hafifletmenin ötesinde, çatışmaktan yorulmuş bir toplumun kendi yaralarını sarabilmesi için elzemdir.
Bu yazıda yer alan tüm metin, kurgu, görüş ve değerlendirmeler tamamen yazarın şahsi fikri eseri olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında tüm yayın, kopyalama ve telif hakları yazara aittir. İşbu metin yalnızca genel bilgilendirme, tarihsel inceleme ve fikir paylaşımı amacıyla kaleme alınmış olup, içeriğindeki hiçbir ifade hukuki mütalaa, yönlendirme, tavsiye veya profesyonel hukuki danışmanlık hizmeti niteliği taşımamaktadır. Hukuki süreçleriniz, uyuşmazlıklarınız ve hak talepleriniz için kendi durumunuza özgü değerlendirme yapmak üzere mutlaka alanında uzman, yetkili bir avukata başvurunuz.